Müftülere ve İslam fakültelerine gönderdiğim yazı 

Sunum 2 :     Gönderiş tarihi: 26.5.2014

 

Yaratıcımız yüce Allah: Ben-den başka Yönetici yoktur –buyurduğu için Kur-an tahrif edilerek = içi boşaltılarak çelişkili vetutarsız konuma sokulup öylece yaratıcımız yüce Allah’ın yönetimini - ele almaya çalışıyorlar!

 

 

 Türkçede ki kelime eksikliğinden yola çıkarak-

geliştirdiğim yeni kelimeleri “burun-tırnakları {  } arasına aldım ve aralarını bitiştirmek çizgisi –  ile bitiştirdim. Ayetlerin tercümesini, kırık tırnaklar [  ] arasına aldım. İlk tercümenin kolay anlaşılmasını sağlamak için de- gelenek dilde tercümesini, kırık köşebent  <  > arasına aldım.

 

{ - }  = Yeni kelime.

[  ]    = Ayet Tercümeleri.

<  >  = Ayetler, gelenek dilinde.

                                                                           Mustafa Beder

 

Giriş

 

İşte çelişki ve tutarsız konuma sokulan – Kalp, Göz, Kulak ve Dil’in – “mühürleniş” konusu

 

       Yapılan yanlış tercümelerden yola çıkarak İslamiyet’i yaşamak istemeyen bir kısım kimseler- beraberce yaşadıkları insanlar arasında hor görünmesinler diye geçmişte olduğu gibi günümüzde de şöyle bir gerekçe gösterirler: biz iman edemiyoruz, çünkü Kur-an’ın anlattığına göre kalplerimiz “mühürlüdür”.

      Veyaeğer biz iman etmiyorsak, suç bizim değil, çünkü Kur-an’ın bildirdiğine göre kalplerimiz“mühürlüdür” –deyip suçu- yaratıcımız yüce Allah’a yüklerler.

       Yakındıklarıveya gerekçe olarak verdikleri- iki Ayet:

2/88  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ لَعَنَهُمْ اللَّهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَلِيلًا مَايُؤْمِنُونَ

 

      Önce diyanet tercümesinden: <“Kalplerimiz muhafazalıdır” dediler.Öyle değil. İnkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Bu yüzden çok az iman ederler>.

 

      Söz konusu olan < قُلُوبُنَا غُلْفٌ> =‘kalplerimiz muhafazalıdır”, muhafazalıdır- anlamı- müspet durumlarda veya iyihallerde söylenir, Ayetin konusu- menfidir veya kişinin aleyhindedir.Dolayısıyla günümüzün çoğu tercümecileri- <Ğulf> kelimesine, mühürlüdür, perdelidir veya kılıflıdır –anlamını verirler. Bu üç Anlam- mühürlüdür, perdelidir ve kılıflıdır–aynı sonucu verir. Örneğin = biz iman edemiyoruz, çünkü engelleniyoruz.

 

< قُلُوبُنَا غُلْفٌ> cümlesi, bir ikinci kere konu ediliyor:

4/155  اَعُذُ باِللهِمِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - فَبِمَانَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِآيَاتِ اللَّهِ وَقَتْلِهِمْالْأَنْبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَاللَّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ إِلَّا قَلِيلًا

 

       Diyanet tercümesinden: <Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın ayetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır” demelerinden dolayı, tam aksine inkarları sebebiyle Allah onların kalplerini “mühürlemiştir”. Artık onlar inanmazlar>. <غلف> = Ğulf kelimesine önceki Ayette ‘muhafazalı’ denirken bu Ayette ‘mühürlüdür’ dendi.

Günümüzde de bu “kalbimiz mühürlüdür” ifadesi, çokça söylenir.

 

        Konumuzla alakalı olan < قُلُوبُنَا غُلْفٌ> =‘kalplerimiz mühürlüdür” - cümlesinde ki “mühürlüdür” anlamı, 3 ayrı Kur-ankelimelerine –yükletilir.

1. <غُلْفٌ> = Ğulf kelimesine yükletilen anlamı = mühürlemek (muhafaza)

2. <طَبَعَ > = Tebeğe kelimesine yükletilen anlamı = mühürlemek,

3. <خَتَمَ > = Heteme kelimesine yükletilen anlamı = mühürlemek. Bu mühürlemek işi ile neyi ve nasıl mühürlüyorlarsa.

Dikkat! Üç kelimeye verilen tek Anlam “mühürlemek” de- yanlıştır. Yanlış oldukları için de –çelişki ve tutarsızlıklara yol açıyorlar.

 

Şimdi bu iki Ayetin- Kur-an dilinde ki tercümesini veriyorum.

 

Ön bilgilendirmek!

      Kur-an bizim konuştuğumuz dilde kelime ve kavramlarla konuşmaz, Kur-an yaşamla veya yaşamsal konuşur = yaşamla görevleri dile getirir. Kur-an isimleri de- bizim bildiğimiz İsim anlamında kullanmaz, isimleri içerilik veya görevleri gereği kullanır, örneğin: Yaşar- yaşıyor, Dursun- duruyor şeklinde.

 

Şimdi 2/88 Ayetin Kur-an dilinde ki anlamı:

      Kelimesi kelimesine tercüme: [Ve{kısmı-bildirirler: yeltenişlerimiz {geri-tepilmiştir}, kesin Allah onları -karaladıkları ile kınıyor. “Ne {güvenceye-alıyorlar}” – {kısmı-bildirmektir}]  Gelenek dilde: <Yaratıcı yüce Allah onları, karaladıkları = Kur-an ile-kınıyor> veya “onları, Kur’an’ı karaladıklarından dolayı –kınıyor”.

       Son cümlede ki <ْ فَقَلِيلًا مَا يُؤْمِنُونَ> = çok az iman ederler–denemez, çünkü “imanın” azı çoğu olmaz, “iman” ya vardır veya yoktur.<İman> kelimesinin Türkçe karşıtı = Güvence-almak anlamındadır. Yaptığı işleri Kur-an’a göre garantiye almak. İman kelimesinin Güvence-almak anlamında olduğunu “İlkbaşta verilen Kur-an’a göre: İman” adlı kitapta, Ayet ve gelişmelerle belgeliyorum.

       Son cümlede ki <fe-kelilen> kelimesinin başında ki – f – harfi,durumu bildiriyor, <fe-kelilen> = kısmı-bildiriş-li = yaptıkları çok az.<Ma-yüminun> = ne güvence alıyorlarsa - çok az veya yaptıkları amel - çokaz da ondan dolayı öyle derler.

       “Karalamak” kelimesinin Kur-andaki karşıtı <Kefere>-dır. Herhangi bir şeyin varlığını kabul edip etkinliğini karalamak, üstüne bir çizgi çekerek gayrı-meşru saymak, tanımamak.İslam dinini kabul edip Kur-an yasalarına göre yaşamayanlar derler ki: Kur-an,günümüzün sorunlarını denetleyemez – öylece Kur-an’ düzeninin üstüne- bir kalem çekerler = Kur-an’ı karalayıp beşeri yasalara göre yaşarlar = bunlar karalayıcıdır (= kâfirdir). Eylemde “kötülemek” anlamına da gelebilir. Örnek:Beni durmadan karalıyor = kötülüyor.

      Kur-an düzenini istemeyenler, Kur-an’ı karaladıkları için İslam dinini–kötülüyor.

 

      Kalp kelimesinin ‘Yelteniş’ anlamında olduğunu “İslam Din-inde: yenileme ve diriliş” adlı kitapta Ayet ve bilimsel gelişmelerle açıkladım, gerekli gören oradan yararlan-bilir. Burada sadece Kalp kelimesinin anlamı = Yelteniş-tır demekle yetinelim. Örneğin: bir işe yeltenmek veya bir işten başka bir işe yeltenmek. Kalp dediğimiz “yüreğin” de görevi:atar-damarlardan toplar-damarlara “yeltenmektir”. Bir kabineden öbür kabineye “yeltenmek”. Kalp (Yürek) =Yeltenek.

 

       O inanmak istemeyenler diyorlar ki: biz inanmak istiyoruz ama-yeltenişlerimiz geri-tepiliyor, birileri bize engel oluyor, İslam alanına giremiyoruz veya batıldan Hakka “yeltenemiyoruz” = beşeri düzenlerden Kur-andüzenine- “yeltenemiyoruz”.

      Yaratıcı yüce Allah’ın Yönetim işine karışanlar hep aynı sözü söylerler: eğer Yaratıcı yüce Allah istese idi, biz ve atalarımız O-nun Yönetim işine karışmaz ve hiçbir şeyde, açığa-alınmazdık.

      Bu tür kimseler veya bu tür konuşanlar: özgürce davranmayı, kendi iradeleri ile kendilerine verilen Kur’an ölçülerine göre cennetlerini hazırlayamadıklarından dolayı = özgürlüğü ve iradeyi gerektiği gibi kullanamadıklarından dolayı hep suçu yaratıcımız yüce Allah’a yükleyerek: diğer canlı-varlıklar gibi- şartlandırılmış olarak yaşadıklarını sanırlar.

        Tüm yakınmalar ve şikâyetler, yaratılışta verilen özgürlüğün ve iradenin üstesinden gelemediklerinden dolayıdır.

      Diğer bir kesim de, özgürlüğü ve serbest iradeyi İç-güdülerine göre kullanmak istediklerini ve hep bunu sağlamak için iç-güdüyü denetleyecek Kur-anyasalarını karalayarak kendilikli davranmak isterler.

Bu tür kimselere yaratıcımız yüce Allah 2/88. Ayette: kesin-kez Yaratıcıyüce Allah onları, Kur-an düzenini karaladıkları için –kınıyor, <Lanet>kelimesinin Türkçe karşıtı = kınamak-tır. Onlar Hak alanı veya İslam alanını karaladılar, öylece İslam’a yeltenecek bir alan bırakmadılar ki- yeltenişleri O alana yeltensin. Onlardır İslam alanını karalayan. Yaratıcı yüce Allah onların yeltenişlerini İslam’a eğilimli yarattı, ancak onlar Kur-an alanını karaladılar, öylelikleri yeltenişleri sadece batıl tarafına yelteniyor. Bundan dolayı da- Yaratıcı yüce Allah onları kınıyor.


 

       "Yeltenecek iki alan var 1. Kur-an alanı 2. Batıl alan. Onlar Kur-analanını karalayınca batıla yeltenmek zorunda kaldılar. O halde suçu birbaşkalarında aramasınlar".

 

              Şimdi 4/155 Ayetin Kur-an dilinde kianlamı:

Kelimesi kelimesine tercüme: [Bunun ile {sağlayış-sağlamlığı} {öne-çıkarı-koymak} ve Allah’ın{gidişatı-bildirenleri} karalamak ile ve {ön-görülenin} püskürtülüşünde {çekip-çevreştiricileri} {beri-vurmaları} ve “yeltenişlerimiz {geri-tepilmiştir}” –demeleridir. Kesin Allah onlara karaladıkları ile{işleyi-yeşermeyi-sağlar}, öyleyken {güvence-almazlar} sadece {kısım-bildirmektir}].

Son cümlenin bildirdiği: (Müminler Cenneti güvenceye-alırlar), onların güvenceye-aldıkları yer yok, sadece azlaştırırlar = yaşamlarını daraltırlar.Çünkü İslamiyet’i – yaşamayanın – yaşamı- en azından yarıya daralmıştır.Yelteniş konusunu 2/88 Ayetinde, kısaca açıkladım, bu Ayette de aynen <قُلُوبُنَاغُلْفٌ>.olarak geliyor.

 

4/155 Ayetinin önemini, sondan ikinci cümle veriyor:

Kesin olan- Yaratıcı yüce Allah onlara - karaladıkları ile “işleyi-yeşermeyi-sağlar”, önemine binaen dikkatleri bu cümleye- çekmem gerekti!

       “İşleyi-yeşermeyi-sağlar” üçlü kelimenin Ayette ki karşıtı<طَبَعَ > -dır. Bu kelime eylemde“Tabiat” olarak gelir ve aynen Tabiat olarak bilinir. Türkçede de aynen Tabiat olarak söylenir. Tabiat ise, “İşleyi-yeşeren” yaşamak alanıdır. Dünya yaşamı, sürekli olarak işler ve yeşerir. Eğer bir bölgede “işleyi-yeşermeyen” bir alan olursa, orası çöl ve ölüdür.

 

       Dolayısıyla <طَبَعَ > -Tabiat = İşeyi-yeşeren anlamındadır. Tabiat olarak söylenecek olursa, kelimenin sonuna – gen – eki takılarak “İşleyi-yeşergen” olarak kavramlaştırılır. Tabiatımız = işleyi-yeşergenimiz. Eğer eylemde kullanılacak ise:benim tabiatımda yok –deneceği yerde: benim “işleyi-yeşerişimde” yok –denir. Böylece Tabiat kelimesi, Kur-antercümesi doğrultusunda- Türkçeleştirilmiş oldu.

       Konu buraya gelmişken- son dönemlerde Türk İslam aydınının Yaratıcımızyüce Allah’ın yüce Elleri ile yaptığı Yer ve Göklere – Siyonist görüşünü beslemeye çalışan Darvin’in: her şey evrim yoluyla gelişti –diyerek Yer ve Gök evimize  -  evren –dediği için Türk İslam aydını da aynen evren –demektedir.

        Sol görüşlü sözüm onlara bilim adamları da, kapitalist görüşe karşı: aslı maddenin kızarak patlayışı sonucu gezegen ve yıldızlar doğdu görüşüyle Yerve Gök evimize – doğa – dediği için –Türk İslam aydını da: doğa –demektedir.

       Sırf saltanatın sahibi yüce Allah’ı devre dışı bırakmak için“Yer-gök-evimize” siyonist görüşlü palavracı bilim adamları - evren derken -sol görüşlü palavracı bilim adamları da - doğa derken-

Müminler:

7/54  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - إِنَّ رَبَّكُمْ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِوَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّام

 

       Kelimesi- kelimesine tercüme: [Elbette yerleri ve gökleri altı günde yaratan sizin yetiştiriciniz olan Allah–yarattı…]. Ayetin devamında: Güneş’i, Ay’ı, geceyi ve gündüze ve daha neleri buyurarak her şeyi yaratanın yüce Allah olduğuna “inanır”. Eğer bundan sonra “evren” = kendiliğinden gelişen- veya “doğa” = aslı maddenin kızarış sonucu çatlayarak her şeyin doğduğunu –söyler ise - Yaratıcı yüce Allah’ın yaratıcı olduğunu karaladığı için - İslam dosyası kapatılır. Öyle terfi makam uğruna nelerin söyletildiklerine, inceden inceye, bakmak gerek.

       Dolayısıyla yaratıcımız yüce Allah Kâinat, Cihan veya evren veya da doğa–denen mekânı: Yer ve Gök –diye adlandırdı, buna göre:

Tabiat = İşleyi-yeşeren,

Kâinat = Yer-gök-evi. Eylemde= Yer-gök-evimiz. Bu iki önemli kelimelere bağlantılı olarak bir de terfi ve makam uğruna değiştirilmeye çalışılan - Anlamak– kelimesine- önemine binaen dikkatleri çekmek istiyorum.

       Mimarimiz yüce Allah, insanların “anlayışına” hitap eder. İnsan demek,“Anlayış sahibi” –demektir. Bizi diğer tüm Canlı-varlıklardan ayırt eden“Anlayıştır”. Anlayışın besleyicisi ise, “anlamak-tır”,kelime anlamları ise, “malzemedir.

Anlamak = ayağa dikip canlatmak -demektir, söylenenleri veya anlamları, beynimizde ayağa dikip canlatmak. Birisi “anlamayı” körletirse, Anlayış,anlamlar ile = malzemeler ile beslenemeyeceği için kişi, - ışık dolabına döner. Böylece Anlayışın besleyicisi körletilince, Yaratıcı yüce Allah ile olan ilişkileri- kendisi keser, çünkü yaratıcımız yüce Allah’ın hitap ettiği “Anlayışın” besleyicisi körletildi. Efendi! Ben bu yeni kavramlar ile şöyle derim böyle derim, nedersen de, Yaratıcı yüce Allah’ın hitap ettiği anlayışın besleyicisini,körlettin.

     Bu üçlü bağlam: Anlam - Anlamak ve Anlayış, benim bildiğim Dünya dillerinin içinde bilimsel verilere dayandırılarak geliştirilen en değerli ve isabetli kelimelerdir. Bunları kim yıkmaya çalışırsa, yukarda anlatılanların yanında- Soy’una ve milletine ihanet etmiştir. Binlerce senedir bize ulaştırılan bu üçlü hazineyi değiştiren, geçmiş büyükleri ile de -konuşamayacak.

       Kur-anda bir <İnsan>kelimesi bulunur birde <Beşer>kelimesi. İnsan kelimesinin anlamını, farklı konulara girmem gerekeceği için-burada veremeyeceğim. <Beşer> kelimesinin anlamı = Bellemek-tir, bellemek ise- insanın – İnsan özelliğidir veya vasfıdır, anlamları – anlar ve anlayışını düzenler = yaşamı “beller”. Kur-andan bir cümle [فَبَشِّرْهُمْبِعَذَابٍ أَلِيمٍ] = onları elim azap ile müjdele –denemez, çünkü azap,müjdelenecek şey değildir. Kur-an dilinde ki tercümesi <onlara, elim azapile “bellet”> onlara – korkutarak “bellet”. İyiyi de kötüyü de “belletmek”.

      Eğer bu üçlü bağlam kopartılır ise, insanlık vasfını kaybettiği için maymun olmak yoluna girmiştir, dolayısıyla yaratıcısı ile olan ilişkiler yok olur. Daha geniş bilgi: yazdığım kitaplarda.


 

      Ayete dönünce, <Yaratıcı yüce Allah onlara, karaladıkları = Kur-an düzeni ile “İşleyi-yeşermeyi” -sağlar. Karaladıkları Kur-an ile onları Tabiat gibi işleyip yeşertecekti, onların yaşamlarını zenginleştirecekti, onlara bir ikinci Dünya sağlayacaktı, yaşamları dolu-dolu yeşerecekti ve öylece cennetlerini kazanacaklardı. Ne yazık ki- bu Cennet alanını karaladılar, öylece yaşamlarını azlaştırdılar, yaratıcımız: Bende kınıyorum onları –buyuruyor.

      Cümleyi tekrarlıyorum: <kesin olan- Yaratıcı yüce Allah onlara - karaladıkları Kur-an düzeni ile “İşleyi-yeşermeyi-sağlayacaktı”>, onlara cennetlerini kazanmayı sağlayacaktı veya onlara Cennet-varı bir yaşam sağlayacaktı, onlar ise-yeltenişlerini iç-güdülerine bağlayıp yaşamlarını azlaştırıyor ve öylece dar bir Dünya yaşantısı ile geleceklerini zor duruma sokuyorlar.

Örnek bir Ayet:

16/108 اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْوَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْغَافِلُونَ

      Kelimesi- kelimesine tercüme: [Onlar,Allah’ın yeltenişlerine, işitişlerine ve {görü-dokunaklarına} {işleyi-yeşermeyi-sağlayan} kimselerdir. Ve onlar, başıboş olanlardır]. Bu Ayet, dünyayı ahrete tercih edenleredir. Yaratıcımız yüce Allah bizden bunun tersini bekliyor, yaratıcımız yüce Allah’ın emirleri ile Cennet’i kazanmayı–bekliyor. Bir kısım kimseler yinede dinlemiyor. Bunların bu dik başlılıklarınakarşı, ceza vermenin yerine onların Var-almak duyularını işleyi-yeşerterek dah afazla düşünmelerini sağlıyor.

       Ayetin genel anlamı: Yaratıcı yüce Allah onların kalplerini mühürlemek yerine – yeltenişlerine (= kalplerine), işitmek-duyularına (= kulaklarına) ve görü-dokunaklarına (= gözlerine) işleyi-yeşermeyi-sağlıyor= yaratıp çalışmalarını sağlıyor. Onlar, onlara verilen bu Var-almak, Duyu ve Duygu nimetlerinden gerektiği gibi yararlanmayıp ahretlerini kazanmak yerine,Dünya hayatını tercih ediyorlar. Ayetin son cümlesi: <onlar başıboş olanlardır> = onlar, onların karalamalarına karşı Benim onların Var-almakduyularını daha kapsamlı işleyi-yeşertmemden bi-haber olarak ortalıklarda–başıboş davranıyorlar.

      Dedikleri gibi Yaratıcı yüce Allah onların kalplerine, gözlerine ve kulaklarına mühür falan vurmuyor, bilakis onların görü, işitmek ve yeltenişlerini “işletip yeşertiyor”= çalışmalarını sağlıyor, var-almak duyularını “işleyi-yeşertmekle- daha geniş çapta düşünüp anlamalarını sağlıyor

     Yaratıcımız yüce Allah: kesin-kez Ben onları diğer canlı-varlıklar gibi şartlandırmadım, bilakis Ben onların Göz, Kulak ve İdraklerini “işleyi-yeşerterek” boyutsal düşünüp davranmalarını sağladım, tüm özgürlüklerini verdim.

Ek bir Ayet:

10/108  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - قُلْيَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُم فَمَنْ اهْتَدَىفَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَاأَنَا ْ عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ

      Kelimesi- kelimesine tercüme:[Kısmı-bildir: siz İnsanlar! Yetiştiriciniz den size {ön-görülen} geldi. Kim {çeki-derlerse}, {çeki-derledikleri}- kendisi içindir ve kim {sökü-çözerse},{sökü-çözdükleri}, kendi üzerindedir. Ve ben sizin üzerinize {dayandırıp-derleyici} değilim].

     Eğer siz iç-güdünüzü dinler ve iç-güdünüze göre davranırsanız, Yaratıcı yüce Allah’ın “birliğinden” (partisinden) veya Kur-an yolundan “sökü-çözüldünüz” = sapmış oldunuz. Sizi hiç kimse Yaratıcı yüce Allah’ın birliğinden sökü-çözmez (saptırmaz), siz kendi kendinizi sökü-çözersiniz (= saptırırsınız). Yaratıcınız yüce Allah sizi saptırmanın yerine, karaladığınız Kur-an ölçüleri ile “işletip-yeşerterek” (=<طَبَعَ >) cennetinizi kazandırmaya çalışıyor.

       Yaratıcınız yüce Allah sizi dünyaya- “iç-güdünüzü” Kur-an ölçüleri ile Cennet’e göre biçimlendirmek için–yerleştirdi. Dalalet = sökü-çözülüş, gökten yağan yağmur –değil de, üzerinizde İç-güdü olarak taşıdığınız “iç-eylemlerdir”.

      Eğer O iç-güdünüzü, Kur-an ölçüleri ile biçimlendirmez iseniz, “sökü-çözülüyorsunuz”,gittikçe yozlaşıyor ve fıtratı benliğinizi bozuyorsunuz, öylece kişiliğinizi bitiriyorsunuz. <Kim sökü-çözülürse, sökü-çözülüşü, kendi üzerindedir>, kalbimiz mühürlüdür –deyip suçu birbaşkalarında- aramayın. Size verilen Eğitim-değerlerinden siz sökülüp-çözülüyorsunuz.

 

Veya şunu da demeyin:

2/6 + 7  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - إِنَّالَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَايُؤْمِنُونَ (7)  خَتَمَ اللَّهُ عَلَىقُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمّْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌّ وَلَهُمْعَذَابٌ عَظِيمٌ

 

       Diyanet tercümesinden: <küfre sapanlara gelince, onları uyarsan da,uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.

Allah onların kalplerini ve kulaklarını  “mühürlemiştir”. Gözleri üzerine de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır>.


 

Ayetin Kur-an dilinde ki tercümesi:

        Kelimesi kelimesine: [O karayanlara sunsan da sunmasan da {denk-güdülü}-dür, {güvence-almıyorlar}.Allah yeltenişlerine ve dinleyişlerine ve {görü-dokunaklarına} {inceden-sarmalı} {perde-çeker}. Onların kapsamlı {üste-itişleri} var].

2/6. Ayeti kendi başına bir Ayet değildir, 4 ve 5. Ayetlere bağlıdır.

2/4 +5  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَإِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ(5)أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ


 

      Kelimesi kelimesine: [Ve O sana kondurulan ile ve sen den {önü-sıra} kondurulanı {güvence-alanlar} ve onlar kesin {uğruna-biçilene} {alıp-üste-dikerler}.

Onlar yetiştiricilerin den {çeki-derleyiş} üzeredirler ve onlardır kurtulacak olanlar].

2/4. Ayetin bir inceliğine dikkatleri çekmem gerekti: <Sana indirilen– ile – güvence-alanlar = amel edenler, ve sen den önce ne indirildiyse – kabul ederler = onları kendi güvencelerine alırlar. Birinci cümlede – ile – var, sana indirilen Kur-an – ile – amel yapanlar. İkici cümlede – ile – kelimesi bulunmuyor, senden önce indirilenleri “güvenceye-alırlar” –olur. Sana kondurulan – ile – amelederler ve sen den önce kondurulanlara sahip çıkarlar.

      Gelenek dilde: <O sana indirilen Kur-an ile güvence-alırlar ve senden önce indirilene inanırlar ve tüm işlerini ahretin beklentilerine göre- veya ahrete bağlantılı olarak yaparlar. İşte onlar Rablerin den hidayet üzeredirler ve onlardır kurtulacakolanlar>.


 

Ardından gelen 6. Ayette:

      Gelenek dilde: <O Kur-an ile amel etmeyi karayanlara = geçersiz sayanlara sunsan da sunmasan da, onlar için denktir =  Kur-an ile amel etmeyi – istemiyorlar. Yaratıcı yüce Allah onların yeltenişlerine, işitişlerine vegörü-dokunaklarına inceden-sarmalı perde-çekti. Onların kapsamlı üste-itişlerivar>

6. Ayetin başlangıcı. <Okarayanlar> diye başlıyor = O Kur-an yasalarını karayanlar, artık onları uyarsan da uyarmasan da- fark etmez, çünkü İslam alanını karaladılar, onlar  için sadece batıl kaldı> sen ne dersen de, onlar için bir şey ifade etmez. Kalplerine, kulaklarına ve gözlerine perde çekmeye gerek yok, çünkü Kur-an yasalarını onlar karaladı, Mühür’e ne gerek kaldı ki.

       Yaratıcımız yüce Allah buyuruyor: Eğer var-almak duyularını şartlandırsaydım = Mühür vurmuş olsaydım, O zaman diğer canlı-varlıklar gibi şartlanmış veya programlanmış beyin ile dolaşırlardı, öylece özgür dolaşamazlardı. İnsan olmanın birinci özelliği ise, “özgür” davranmaktır.

      Kur-an yasalarını karalayan kimselerin Var-almak duyularına mühür vurmak gereği yoktur, çünkü adamlar kendiliklerinden –karaladı. Örneğin: herhangi birisinin sizinle gelmesini istemiyor iseniz. O kimse de, gelmek istemiyor ise,sizin onu zincire vurmanıza gerek yok, çünkü zaten gelmek istemiyor. Zincire vurmak sadece eğer O kimse ısrarla sizinle gelmek ister de –siz onun gelmesini istemez iseniz, işte O zaman zincire gerek görülür. Birileri Kur-an yasaları ile amel etmek istemiyor, mühür’e ne gerek kaldı ki.

      Yaratıcımız yüce Allah 2/7. Ayeti ile de, bu tür kimselerin dikkatl iolmalarını buyurarak:  <Yaratıcı yüce Allah onların yeltenişlerine, işitişlerine ve görü-dokunaklarına inceden-sarmalı perde-çekti. Onların kapsamlı üste-itişleri var>

      6/108. Ayette ve daha başka Ayetlerde: <Onlar, Allah’ın yeltenişlerine, işitişlerine ve {görü-dokunaklarına} “{işleyi-yeşermeyi-sağlayan}” kimselerdir> ancak onlar buna önem vermiyorlar.

2/7. Ayet ile de yaratıcımız yüce Allah bu muhteşem Var-almak duyularımızın, yaşlılık yoluyla kartlaşacağını ve seneler ilerledikçe Duyu üzerinden Var-almak olanaklarının zorlaşacağını bildiriyor. Örneğin: ilk doğan bir çocuk, her şeye yatkındır, ne söylerseniz yapar. Ancak çocuk zamanla olgunlaşmak anlayışı çerçevesinde –kartlaşıyor. Yaş ilerledikçe de, daha da,kartlaşıyor.

       Bu ihtiyarlamak ve kartlaşmak konusu, henüz bilimsel araştırmacılarca, anlaşılmış değildir, ihtiyarlık nasıl oluşur? 2/7. Ayetle <Yaratıcı yüce Allah yeltenişlerine ve dinleyişlerine ve{görü-dokunaklarına} {inceden-sarmalı} {perde-çeker} –buyurarak ihtiyarlamanın nereden ve nasıl başladığının ipuçlarını veriyor. Son cümle: <onların kapsamlı {üste-itişleri} var> = gittikçe kartlaşacaklar, zamanla çoğu kimselerde unutkanlıklar baş gösterecek.

       Yaratıcımız yüce Allah’ın verdiği bu bilgi ile genç yaşlarda amel yapmanın kolay olacağını bildiriyor.

      Yaratıcınız yüce Allah sadece onların Var-almak duyularına <İnceden-sarmalı perde-çekti> = yaşlılığa orantılı olarak kartlaşmak zorunluluğu koydu. Böylece görü-dokunaklarında, işitmek yollarına veyeltenişlerde ilk kartlaşmak baş gösterir. Öylece ilk başta yapacakları inanış (iman), bir derece zorlaşacak, eğer inanmak isteyeceklerse, daha fazla itina göstermeleri gerekecek.

Güncel yaşamda söylenir: adam kartlaşmış, kafası zor alır veya yaşı ilerledi, artık öyle kolay anlayamaz. Eğer yapmak isterse, çok çalışması gerekir –şeklinde ifade etmeye çalıştığımız durumun ilk aşaması:     <Yaratıcıyüce Allah onların yeltenişlerine, kulaklarına ve gözlerine inceden-sarmalıperde-çekti> yaşları ilerledikçe, kartlaşırlar. Ayetin son cümlesi, önceki cümlenin- yaşlılık yoluyla kartlaşmaya işaret edildiğinin – belgesidir: eğer öylece devam ederlerse: <onların kapsamlı üste-itişleri var> = ilerde daha fazla kartlaşacaklar,sonraları iman etmeleri gittikçe zorlaşacak = onların haberleri olsun, yaşlarıilerledikçe- kartlaşacaklar, sonraları eyvah- para etmez.

 

<Heteme> kelimesi başka konularda da gelir, örneğin:

42/24 اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - أَمْيَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَأْ اللَّهُ    يَخْتِمْ     عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَوَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ


 

       Kelimesi kelimesine: [Yoksa yalanları Allah’a {kafadan-uydurdu} mu –diyorlar. Eğer Allah {gerekli-görse} senin yeltenişlerine  “{perde-çeker}”  ve {evirip-dayatılanları} {arkaya-verir} ve öngörüleni, bildirgeleri ile öngörür. O-dur bir-zat {ön-güdülenleri} bilici].

      Yeltenişlerine perde-çeker, örneğin: akşamleyin pencerelerin perdeleri çekilir ve sabahleyin tekrar açılır.

      Yaratıcımız yüce Allah sevgili peygamberimize: Ben gerekli görürsem,senin yeltenmene bir perde çeker perdenin öbür tarafından batılı yok eder ve Rabbinin öngördüklerini, bildirgeleri ile = yaptırım gücü ile öngörür veya öne-alır, sonrasında sana çekilen perdeyi kaldırır.

       Diğer bir deyişle: Yaratıcımız yüce Allah bu Ayette peygamberimize: onlara söyle – onların sana: Muhammed, okuduklarını kafasından uydurup –bunları bana: Yaratıcı yüce Allah vahiy-ediyor –diyerek yalan söylüyor –demelerine gerek yok, onlara deki: Ben gerekli-görürsem, sensiz de bu işi yaparım –buyuruyor. İslam’ın yürütülmesi, sana bağlı değil.

<Heteme> kelimesi, < وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ > olunca: <Nebi silsilesine Perde çeken veya çekmiş> olur. Bu <Heteme> kelimesi daha ağır konularda gelir ve eylem durumuna göre hep aynı anlamı verir.


 

      Dolayısıyla Yaratıcı yüce Allah hiç kimsenin ne gözüne ve nede Var-almak Duyu ve duygularına mühür vurmuş değildir, bu hususta engellik çıkartacak hiçbir olanak da koymamıştır, bilakis bizim daha iyi anlamamızı sağlamak için Var-almak duyularımızı “işleyi-yeşerterek daha güçlü davranmamızı, çalışmamızı–sağlıyor.

                       Tümbunlara rağmen:

     Kur-an’ı tercüme ve tefsir edenler, saltanatın sahibi olan Yaratıcı yüce Allah’ı kötü duruma sokmakla kalmayıp – mağdur durumda kalan insanlar ile–arası –açılmaktadır.

     Doğuştan kör veya daha sonraları kör olan insanları, yaratıcılarına lânet okur duruma soktular. Birkaç Ayet: 

17/72    اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَمَنْ كَانَ فِيهَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا

Diyanet tercümesinden: <Kim bu dünyada kör ise ahrette de kördür,yolunu daha da şaşırmıştır>.


 

El-insaf!

      Doğuşta kör doğan bir kimsenin, kör olarak doğuşunda, ne suçu vardır. Şu dünyamızın muhteşem süs ve ziynetlerini görmekten mahrum kalan O muhterem kör’ün mahsur kalışının acı ve çilesini hayat boyu çekiyor. Diğer yandan kör oluşundan dolayı hep bir başkalarına yük olmak zorunda kalan ve çoğu-kez körlüğünden dolayı ihmal edilen bir insana: sen öbür dünyada da kör olacaksın–diye nasıl denir, bunu diyenlerin hiç mi canı sızlamıyor.

       Bu tür mağdurların maneviyatlarını körleten ve Yaratıcı yüce Allah ile aralarını açanlar: eyvah hâllerine.

Ve dahası:

20/124+ 125  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَالْقِيَامَةِ أَعْمَى(125)قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُبَصِيرًا


 

      Diyanet tercümesinden: <Her kim de benim zikrimden yüz çevirirse mutlak ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.

       O da şöyle der: Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum halde, niçin beni kör olarak haşrettin?>. Bu Ayet böyle tercüme edilirse, O zamanYaratıcı yüce Allah’ın zikrinden yüz çeviren milyoner ve milyarder olanlara -ne deyeceksin, hani bunlara “dar geçim” var. Yoksa yaratıcımız yüce Allah – ne dediğini anlamıyor, hiç böyle bir tercüme olur mu?

Konuyla alakalı başka bir Ayet:

30/53  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْضَلَالَتِهِمْ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

       Diyanet tercümesinden: <Sen körleri sapıklıklarından çıkarıp doğruyola iletemezsin. Sen çağrını ancak, âyetlerimize inanıp Müslüman olan kimselere işittire bilirsin>. Bu tercümelere değil Kör olan kimseler, gören kimseler bile şaşar kalır. Sanki yaratıcımız yüce Allah- Kör olan kimseler ilealıp veremediği var.

<Sen körleri sapıklıklarından > -deyince, tüm körleri kast-edersin. Yaratıcımız yüce Allah: tüm körler: sapıktırlar –buyuruyor, şu cümleye bakın!

     Veya da yaratıcımız yüce Allah gören ve işiten kimselere: sağır, kör ve dilsizdirler –dermiş, Ayet:

2/171  اَعُذُ باِللهِمِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -  وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِييَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَاءً وَنِدَاءً   صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

      Diyanet tercümesinden: <İnkâr edenleri imana çağıran ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen ile hayvanların durumu gibidir.    Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bundan dolayı anlamazlar>.

 

Şu dehşetli iftiraya bakın!

 

Tüm dünyayı dolaşın sorun ve araştırın, tarihleri karıştırın ve bakın: gözleri kör, kulakları sağır ve konuşamayan dilsiz birini bulabilir-misiniz? Bu üç arızanın bulunduğu vücutta, insanı vasıflar- kalmamıştır, dolayısıyla beynide insani vasıflar çerçevesinde –çalışamaz.

Yaratıcımız yüce Allah bunları bilmezmiş, hem de cümlenin sonunda Rabbimiz yüce Allah: <onlar anlamazlar> buyuruyor, çünkü anlamak için duyu azaları yok ta ondan.


 

Şimdi bu iftira dolu Ayetleri,

Kur’an dilinde tercüme edelim

 

     Bu konu ile alakalı Kur-anda çok daha Ayetler bulunur. Ancak biz burada bu Ayetler ile yetinerek Ayetleri Kur-an dilinde tercüme ederek anlamlarını açıklamaya geçelim.

17/72    اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَمَنْ كَانَ فِيهَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلًا

      Kelimesi- kelimesine tercüme: [Vekim onun içeriliğine {kenar-çevre-dolaşırsa} - O {uğruna-biçilişin} içeriliğine {kenar-çevre-dolaşır}, ve {ergi-sürecine} {sökü-çözüktür}].

 

17/72 Ayeti, kendi başına bir Ayet değildir, bir önceki Ayete bağlıdır.Önce O Ayeti incelemeye alıyoruz:

17/71 اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِفَأُوْلَئِكَ يَقْرَءُونَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَتِيلًا

      Kelimesi- kelimesine tercüme:[Tüm insanlar katılımlaştırıcıları ile {özel-çağrıldıkları} Dönem: kimine öylekitabı {sıkı-tuttuğu} ile aktarılırsa, onlar öyle kitaplarını {düze-koyarlar}.Ve kıl-payınca {önleri-tıkatılmayacak}] =kıl-payınca bloke olmayacaklar.

<Tüm insanlar- önderleri ile çağrıldıkları Dönem, öylece kime kitabı işleri- güvence aldığı taraftan (sağından) aktarılır ise, onlar öyle kitaplarını düze-koyarlar = onlar öyle yerlerine ve evlerine göre kedilerini düzenlemeye başlarlar. Ve yaptıklarından kıl payı bile bloke edilmeyecek>.Ara bilgilendirmek: Ayetin tüm kelimelerini tercüme etmek, çok yer alacağı içinburada sadece konumuzla alakalı olan kelimeleri açıklıyorum.

 

      Günümüzün deyimi ile: kim hesapların yürütüldüğü kıyamet gününde defterini cennete göre donatılmış olarak alırsa, onlar cennette ki yerlerini donatmaya başladılar. Sonrasında gelen 17/72. Ayet:

<Ve kim bunun içinde {kenar-çevre-dolaşır}olursa, {uğruna-biçilenin} içini {kenar-çevre-dolaşır}. Ve {ergi-sürecine}{sökü-çözüktür}>.

       Gelenek dilde: <kim bu gerçeğe önem vermez de şeriat dışı yaşarsa,kıyamet günü Cennet yerine cennetin kenar-çevresi olan –cehenneme gider>.Kim Yaratıcı yüce Allah’ın birliğini kenar-çevre-dolaşırsa = 1) beşeri sistemlere katılarak İslam düzenini kenar-çevre-dolaşırsa 2) mezhep, tarikat,cemaat, teşkilat, kurum ve kuruluşlar kurarak Yaratıcı yüce Allah’ın birliğinikenar-çevre-dolaşırlarsa – ahrette de Cennete gidenlere katılmadan onların kenar-çevresi olan Cehenneme gider. Son cümle: <ergi-sürecine sökülü-çözüktür = Cennete gidenlerin yolundan sökülüp çözülmüştür, başka yöne gidecekler.

 

Konuya bağlantılı olarak önceki sayfada verdiğim 20/124+ 125 Ayetlerin Kur-an dilinde ki tercümeleri:

       Kelimesi- kelimesine tercümeleri:[Ve kim anılaştırmam dan {ön-başı-tutarsa} onun {mal-elde-etmesi}, {kısa-süreli-olur} ve onu bütünleşmek döneminde {kenar-çevre-dolaşık} {bir-araya-götürürüz}.

Diyecek ki: yetiştiricim! Neden beni {kenar-çevre-dolaştırıyorsun}, ve ben {görü-dokunaklı} idim. Diyecek ki:öyledir, {gidişatı-bildirenlerimiz} sana aktarıldı da sen onlara {dalgın-davrandın}.Ve öylece bu dönemde {dalgın-davrandırılıyorsun] = öylece bu döneme dalgına-kalmaya, maruz kaldın.

       Gelenek dilde: <Ve kim anılaştırmamın önüne-geçerse, onun dünyada mal-mülk elde etmesi, kısa sürecek ve O, kıyamet günüde kenar-çevre-dolaşacakbir kenara götürülür.

Diyecek ki: Ya-Rabbi! Beni neden bu yalnız yere yerleştiriyorsun, ben dünyada herkesçe görünüyordum = herkes ile beraberdim.

       Yaratıcı yüce Allah buyuracak: öyledir, Kur-an düzeni sana aktarıldı da sen ona “kenar çevre dolaştın” = kendilikli davranıp- farklı yollar uydurdun. Haritanı- kendin çizdin. Tüm bunlardan dolayı şimdi çizdiğin haritanın vardırdığı - kenar-çevreleri-dolaşacaksın> = Cennete- uzak kalacaksın veya Cennetin kenar-çevresinde dolaşacaksın.

 

Konunun –bilimsel açıklanışı

 

Kur-an’a rağmen kör olan insanları, kıyamette de kör olmakla korkutmanın çok büyük bir suç olduğunu ve kör olanların Yaratıcı yüce Allah ile aralarını açılmasına neden olduğu için 17/72 ve buna benzer diğer Ayetlerde- sakatlık yüzünden göremeyen kör kimselerden söz edilmediğini- önemine binaen Kur-an Ayetleri ile belgeliyorum.

 

       Verdiğim Ayetlerde- Kör olarak tercüme edilen kelime, < أَعْمَى> = ağma kelimesidir. Kelimenin kökü < َعْمَى> = ğemeye-dir. Eylemde <ağma> = kör, <ğam> =sene ve <ğammat> = Amca ve Teyze –olarak gelir, aynı kökten gelen birkelimeye, üç ayrı anlam.

 

< عْمَى> kelimesinin Kur-an dilinde ki anlamı = kenar-çevre-dolaşmak-tır. < عْمَى> kelimesinin bu anlamda olduğunu bir Ayet ile açıklıyorum:

 

Önce <عام> kelimesinin Sene olarak geçtiğibir Ayet:

31/14  اَعُذُ باِللهِمِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَوَصَّيْنَاالْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُفِي عَامَيْنِ أَنْ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ

       Kelimesi- kelimesine tercüme: [Biz insanı dölleyenleri ile {yola-verdik}. {Katkılı-si} onu kıvranış üstü kıvranışla–taşır. Onu {olu-orta-koyması}, iki “{kenar-çevre-dolaşımı-dır}”. Bana ait ve dölleyenlerine ait {elverişli-ol}. Bana ait biçimlenilecek] = Bana ait kendinize biçim verin, her şey Benim adıma yapılacak.

         Ayetin gelenek dilde tercümesi: <Biz insanı- Ana-babası ile yolaverdik = çoğalmaya ve gelişmeye verdik. Annesi onu kıvrana kıvrana taşır ve ikisenede olu-orta koyar> = sütten keser. Ancak sütten keser denirse, Anne ikisene yemek vermeden süt emzirmesi gerekir, buna Anne, süt kavuşturamaz. İki senede Olu-orta-koyar = emzirip yemek yedirmekle alıştırır ve iki seneden sonra daha süt vermesine gerek kalmaz, serbest bırakır.

      Ayetin cümle yapısı, <عام> kelimesi ile “seneyi” kast eder. Ancak “Sene” kelimesi, Kur-anda aynen Sene olarak gelir, örnek:

10/5[…<اَعُذُ باِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ >..]

[...<ve “senelerin”kat-edilişini ve hesaplamayı bilesiniz] bu cümlede <سنين> kelimesi, Sene olarakAnlam verir. Dolayısıyla <عام – سن> kelimelerine- tek anlam verilemez>].

 

        <سني> = Seneye kelimesi eylemde <Sunnet>, <Sinetun> ve <Sin> olarak da gelir, anlamı bizim anladığımız Sene anlamında değildir. < سن> = Sene kelimesinin anlamı, “çevreyi-dolayış”-dır. Örneğin: <سن> = Sin olarak gelince ağzın “çevreyi-dolayışları = çeneyi oluşturan Diş” anlamına gelir, üst ve alt damak birleşince, bir daire oluşur.Dilin çevresini dolaşan dişler = Ay ve Yer’in güneşi çevreyi-dolayışıdır. < لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ> olarak gelince, <çevreyi-dolayışlar, Yaratıcı yüce Allah’ı almaz> –anlamındadır. Yaratılan hiçbir şey-yaratıcımız yüce Allah’ı El ile tutamaz veya üstüne alamaz, ancak yaratıcımızyüce Allah, yarattığı tüm varlıkları eller veya üstlerine alır. Veya da:  

 

48/23  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْقَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا

 

         Kelimesi- kelimesine tercüme:[Allah’ın {önü-sıralananların} dan {ön-başa-alınan} O {çevreyi-dolayışları-dır}. Allah’ın {çevreyi-dolayışlarında}-değişiklik bulamazsın]. Ayette ki “çevreyi-dolayışlar” anlamı ile - dünyanın tüm çepeçevresinde hüküm süren Yaratıcım yüce Allah’ın genel yasalarını konu edinir. Yaratıcımız yüce Allah sadece Mekke halkına veya çevre ülkelere emretmiş değildir, öyle olsa idi, O zaman uzak ülkeler veya bizim arkamızda kalan diğer ülke insanları, kıyamet günü derlerdi ki: Ya-Rabbi! Sen sadece Suudilere emrettin, dolayısıyla bizden hesap sorma. Bu Ayette ve dahabaşka ki Ayetlerde gelen <سنة> kelimesi ile “çevreyi-dolayışlarında”= tüm Dünya insanını yaşamını kapsayan yasalarında- değişiklik olmamıştır. Böylece kıyamet günü, hiç kimse kendini muaf tutamayacak.

 

         Böylece üzerinde yaşadığımız Yer ve Ay’ın güneşin çevresini bir kere dolaşması– bir çevreyi-dolayıştır. Bir Sene = Yer ve Ay’ın, Güneş’i bir kere çevreyi-dolaşması –demektir.

         Yaratıcımız yüce Allah bize 1400 Sene önce Ay ve Yer’in Güneş etrafında dolaştığını ve öylece bir Sene’nin meydana geldiğini öğretir.

Ancak Ay ve Yer’in güneşin çevresini dolaşırken tesadüfi veya kendilikli dolaşmadığını veya Ay’ın Yer çevresinde farklı yörüngelerde dolaştığı gibi dolaşmadığını <Sene> kelimesi ile öğretir, Güneşin çevresini değişmeyen mesafe ve çizgide dolaşmak.

       Diğer bir deyişle: Sene = çevreyi-dolayış kelimesi ile Yer ve Ay’ın Güneş’i ortasal (ekvator)  olarak belirli mesafede “çevreyi-dolaşır”–anlamındadır, Güneş’i sabit mesafe ve çizgi üzerinden dolaşmak. Sene = çevreyi-dolayış kelimesi ile bugün kabul edilen Güneş takviminin hesaplandığı çevreyi-dolaşıdır.

 

       <عام> Ğam = kenar-çevre-dolaşmak kelimesi ile de Yer kendi ekseninde dönerken Ay, Yer çevresini dolaşarak her ikisi Güneş’i kenar-çevre- dolaşarak Gün, Ay ve senenin meydana geldiğini bildirir. “Kenar-çevre-dolaşır” oluşu, Ay’ın Yer çevresini dolaşırken Yer’e yaklaşıp uzaklaşarak dolaşırken 29,5 ve 30 günlerin meydana gelişini, birde Yer’in Kuzey ve Güney kutupları üzerine yaslanırken yalpalayarak veya yalpa vurarak günlerin uzayıp kısaldıklarını ve mevsimlerin meydana gelmesini de öğretir. Kenar-çevre dolaşıyor = bir öyle bir böyle dolaşır ama Ay kendisi, kendi ekseni üzerinde –dönmeden.

       Her iki kelime ile Güneş’in çevresi sabit mesafe ve çizgi üzerinden dolaşılarak Sene’nin meydana geldiği öğretilir. Ancak <Sene> kelimesi ile Yer ve Ay’ın Güneş’e bağlı olarak çevreyi-dolaştığını öğretirken- <Ğam>kelimesi ile de Yer ve Ay’ın Güneş’e bağlı olmadığını öğreterek Gün ve Ayların oluştuğunu bildirir. Dolayısıyla her sene- 10 Gün geri kalır.

        <عام> (Ğam) kelimesinin “kenar-çevre-dolaşmak”anlamında olduğunu belgeleyen bir ikinci Ayet:

24/61  اَعُذُ باِللهِمِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - لَيْسَ عَلَىالْأَعْمَى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌوَلَا عَلَى أَنفُسِكُمْ أَنْ تَأْكُلُوا مِنْ بُيُوتِكُمْ أَوْ بُيُوتِآبَائِكُمْ أَوْ بُيُوتِ أُمَّهَاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ إِخْوَانِكُمْ أَوْ بُيُوتِأَخَوَاتِكُمْ أَوْ بُيُوتِ  أَعْمَامِكُمْ أَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ  أَوْ بُيُوتِ أَخْوَالِكُمْ أَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ أَوْ مَا مَلَكْتُمْمَفَاتِحَهُ أَوْ صَدِيقِكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَأْكُلُوا جَمِيعًاأَوْ أَشْتَاتًا فَإِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْتَحِيَّةً مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُلَكُمْ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

 

          Önce Ayetin kelimesi kelimesine tercümesi: [{Kenar-çevre-dolaşana} sıkılmak {var-değildir} ve {yukarı-tırmananlara} değildir ve {beklentisi-karşılanacaklara} değildir ve kendinize değildir - eğer {önü-sıra-düzdükleriniz} den yiyecekseniz - veya {önde-gideninizin} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya katkılınızın {önü-sıra-düzdüklerin} den veya {erkek-yoldaşınızın} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya {kız-yoldaşınızın} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya {Kenar-çevre-dolaşa-geninizin} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya {Kenar-çevre-dolaşa-geninizin} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya {erkek-ön-başa-alınanınızın} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya {kadın-ön-başa-alınanınızın} {önü-sıra-düzdüklerin} den veya açı-konuşlarını {derleyi-var-tuttuğunuz} veya donatılmışlarınızın - {hep-bir-arada} veya ayrışık yemenizde sakınca yoktur.

       {Önü-sıra-düzdüklerinize} girdiğinizde kedinizi, Allah’ın varın dan {ileri-derleyiş} {dirliği-getiren} yarayışlarla {yolu-yordamına-koyun}. Böylece Allah, anlaya-bilesiniz diye{gidişatı-bildirenleri} {önü-sıra-tuttu}] = evlerinize girdiğiniz sıra kendinize yaratıcınız yüce Allah’ın katından sağlık ve güvenle yaşatacak yarayışlarla yol-yordamı-koyun = nasıl yaşamak istediğinizi bildirin veya yol haritanızıçizin, öyle iltifat için “günaydın, iyi günler, iyi akşamlar” şeklinde savurmayın.

      Örneğin: birbirinizin evlerine girdiğiniz zaman "Yaratıcımız yüce Allah evinize şenlik versin, gönlünüzü şen ve yolunda daim kılsın, eviniz Kur-an nuruyla dolsun –şeklinde dileklerde bulunun".

 

      Daha önce söylendiği üzere Kur-an, kelimelerle değil de yaşamla veyayaşamsal konuşur, İsim ve çağrışım da, kullanmaz. 24/61 Ayeti, bunun birbelgesidir.

      24/61 Ayetinde geçen < بُيُوتِ> = Buyut (Beyt) kelimesi, İsim-dir. Kur-anda İsim, İsim olarak geçmediği için kelime içeriliği veya oluşu itibari ile anlam verir.Örneğin: Bir Ev nasıl yapılır? Çakıl, çimento, Kireç, Demir, Kereste, Tuğla vs.–ler toplanır ve bir plana göre “önü-sıra- düzülür veya istiflenir = Ev. Kur-an bu yapılanışa: “Önü-sıra-yığılan”anlamını verir, eylem yapısına göre düzülen olarak da söylenir.

      Şimdi bu 24/61 Ayetinde Ev kelimesinin ne anlama geldiği –açıklanır. Nasıl ki Ev, farklı malzemelerden yapılır ise, Yemek yapmak için de Yağgerekir, Soğan, Fasulye, Salça, Tuz, Su vs. getirilir. Bu yiyecekler bir araya getirilerek Yemek yapılır. Bu yemek hazırlanışına Kur-an, “önü-sıra-düzdükleriniz” anlamını verir, Ev’in yapılışı ile yemeğin yapılışı, yüzde-yüz örtüşüyor.

        Eğer < بُيُوتِ> = Ev olarak tercüme edilirse, < مِنْبُيُوتِكُمْ> =evleriniz den yeyiniz olur, evler den yenmez de- evlerde yenir. Kelimenin başında ki <Min>, <بيت> = min-buyut kelimesinin Ev anlamında olmadığının birinci kanıtıdır. İlaveten- annenizin evinde, babanızın evinde derseniz, aileyi dağıtır ortalığı çıkmaza sokarsınız. Zaten dünyada Anne evi ayrı, Baba evi ayrı diye kimse yoktur, zorlanırsa Ayetin hükmü- iptal edilir. Anlamın diğer bir önem, O zaman dışarılarda beraberce yemenin haram olduğu - hükme bağlanır. Sırf evlerde beraber yiyebilirsiniz denince, dışarılarda beraber oturmayın ve yemeyin –olur. Bugün ise, hep dışarılarda, lokantalarda vs. -lerde yemek yenir.

       “Önü-sıra-konanlar” dan yeyin –denirse, işte O zaman Ayette sözü edilen kimselerin ister Evlerde, lokantalarda veya bahçelerde yemek ikram edince, ister beraberce ister ayrışık yiyebilirsiniz - hükmü çıkar. İşin diğer önemli tarafı, bu yapılan tüm işlerde Farzlar yerine getirilerek yemek ve ziyafetler bile Kur-an hükmüne göre yapılmış olur. Böylece Müminin 24 saati, yaratıcımız yüce Allah’ın verdiği emirlere göre donanır.

 

Şimdi Ayet, gelenek dilden:

      <Eğer hazırlanarak önünüze konan yiyecekler den yiyecekseniz - Akraba ve mehremlerinize sıkılmak yok, büyük-zadelere sıkılmak yok, beklentisi olanlara (= bir işi için gelenlere, hasta da olabilir, çünkü hastanın da şifa beklentisi var) sıkılmak yok ve size de sıkılmak yok ister babalarınızın önünüze koydukların dan ister annelerinizin önünüze koydukların dan ister Erkek-kardeşlerinizin önünüze koydukların dan ister Kız-kardeşlerinizin önünüze koydukların dan ister amcalarınızın önünüze koydukların dan ister teyzelerinizin önünüze koydukların dan ister dayılarınızın önünüze koyduklarından ister halalarınızın önünüze koydukların dan ister çoluk-çocuğunuzun ister dostlarınızın ikram ettiği yemeklerden - hep bir arada veya ayrışık yemenizde sakınca yoktur.

Ayette sayılan:

-         Kişilerin kendileri = Ailenin veya sizin

-         Babalarınızın,

-         Annelerinizin,

-         Erkek-kardeşlerinizin,

-         Kız-kardeşlerinizin,

-         Amcalarınızın,

-         Teyzelerinizin,

-         Dayılarınızın,

-         Halalarınızın,

-         Çoluk-çocuğunuzun ve işçilerinizin,

-         Samimi çevrenizin –

                                       İkramettikleri “yemekleri”,

-         Akraba ve mehremlerinizle,

-         Büyük zadelerle,

-         Beklentisi olanlarla ve

-         Size- beraberce veya ayrışık yemenizde –hiçbirsakınca yoktur.

 

Şimdi Ayetin kısaca açıklanışı:

     24/61. Ayetin tüm kelimelerini bire bir açıklamak, Kitap gerektirir,ancak biz burada konumuz olan <عمى> (=ğemiye) kelimesinin bu Ayette ki anlamını incelemeye alıyoruz.  

       24/61 Ayetin ikinci kelimesi <أعمى> = eğma kelimesidir. Mevcut tercümelerde “Kör” olarak tercüme edilir. Körlerle bir arada veya ayrışık yemenizde sakınca yok, yiyebilirsiniz–şeklinde. Bu tercümenin ne Kur-an açısından ne İslam açısından ve nede toplumsal açıdan hiçbir gereği ve gerekçesi yoktur. Kör olmak zorunda kalan insanları bu tür hakaretlerle İslam adına küçük düşürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. İslamiyet köre ikinci sınıf muamelesi göstermez, dolayısıyla Kör’e-körlük muamelesi göstermek, İslam adına – yasaktır. İslamiyet köre, daha insancıl yaklaşmayı – emreder.

        <Eğma> kelimesinin Kur-an dilinde ki anlamı- {kenar-çevre-dolaşmak} olduğu için Ayetin genel yapısına göre sözü edilen kimselerin veya ailenin “{kenar-çevresinde-dolaşan}” = Akraba ve mehremleri kastedilir. Mehrem = aileye evlilik yoluyla bağlanan kimseler. Nasılki Ay ve Yer güneşin etrafında {kenar-çevre-dolaşırlarsa}, ailenin {kenar-çevresinde-dolaşan} kimseler Akraba ve mehremleri –olur. Böylece Ayetin birinci cümlesi: <Akraba ve mehremlerinizle bir arada veya ayrışık yemenizde sakınca yok> anlamındadır.

       24/61 Ayeti, sıkı Aile ilişkilerinin çekinmeden kimler arasında yürütülecek olduğunu –bildiriyor. Eğer Akraba ve merhemler, Aile dışı bırakılırsa, ailenin kendisi yalnızlığa terk edilir. Önemine binaen yaratıcımızyüce Allah Aile ilişkilerinin ne kadar açılacağını - Yer ve Ay’ın Güneş çevresinde “kenar-çevre-dolaşarak” birbirinden kopmadan ve ayrışmadan bir arada yürümelerini göstererek ailenin, Akraba ve merhemlerin bir arada ayrışmadan vebirbirinden kopmadan beraberce yaşamalarını öğretiyor.

      Daha sonra gelen diğer bir cümlede: <أَعْمَامِكُمْ> (=eğmamikum) – anlamı: {kenar-çevre-dolaşa-geniniz} = amcanız. Ailenin ilk {kenar-çevresinde-dolaşan} Amca olur. Amca kelimesi, sadece bir çağrışımdır,İsim de değildir. Kur-an ise ne İsim ve nede çağrışım türlerini kullanır. Kur-anyaşamla veya yaşamsal konuşur.

      Aynı cümlenin devamında < عَمَّاتِكُمْ> (= ğemmatikum) anlamı -{kenar-çevre-dolaşı-giliniz} = teyzeniz. Amca = Yer -örneği, Teyze =Ay örneği, ikisi ailenin ilk {kenar-çevresinde dolaşır}. Ay ve Yer’in Güneş’inkenar-çevresinde-dolaştıkları gibi Amca ve Teyze aileyi, aileye bağlı olarak -kenar-çevre-dolaşırlar. Kelimelerin Türkçede karşıtı bulunmadığı için oluşturduğum yeni kelimelerin sonuna – gininiz – ekleyerek- Amca =kenar-çevre-dolaşı gininiz.,Teyze-de = kenar-çevre-dolaşı giliniz– denerek Amca ve Teyze içerilik itibari ile anılır. Böylece de teyzenin evlenerek aileden ayrılması, akrabalık açısından “kenar-çevre-dolaşı-giliniz”anlamı ile kopmadığını –bildiriyor.

      Bu Ayetlerde görüldüğü üzere <عمى> (Ğümiye) kelimesinin anlamı = kenar-çevre-dolaşmak-tır,nasıl ki Ay ve Yer Güneş’i kenar-çevre-dolaşırsa, kişinin sözü edilecek konunun kenar-çevresinde-dolaşması, konuya önem vermeden veya 0konuya eğilmeden geçiştirmek, görüyor ve dinliyor ama içeriliği ile ilgilenmiyor –olur. Birliğe ait olduğunu söyler ama birliğe katılmadan - kenar-çevre-dolaşır.

Örnek olarak bir Ayet daha alalım:

25/73  اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَالَّذِينَ إِذَاذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

 

       Kelimesi- kelimesine tercüme: [Veonlar, Yetiştiricilerinin {gidişatı-bildirenleri} ile anılaştırılacakları zaman, onlara {sıyırı-duruk} ve {kenar-çevre-dolaşık} {uğruna-biçmezler}] =O-kimseler- Rablerinin eğitim-değerleri ile Cennet-varı biçimlendirilecekleri zaman, duyarsız ve ilgisiz kalmazlar = kenar-çevre-dolaşmazlar.

 

        25/73 Ayetinde birde <صمى> (= semiye) kelimesi bulunuyor, bu kelime de sağır olarak tercüme edilir. Bu kelime Kur-anda “Oruç” olarak da gelir:

 

19/26  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيْنَ مِنْ الْبَشَرِ أَحَدًافَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَانِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَإِنسِيًّا

         Diyanet tercümesi: <Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım>

Ayetin tercümesinde dikkat edilmesi gereken hususlar:

1. Ayette göz aydınlığından söz edilemez, çünkü Meryem Annenin hayli zorlukları oldu ve olacaktı. Durumunu Anne-babasına ve diğer insanlara anlatması gerekir ki, çok zor.

2. Oruç adamak, konuşmamayı gerektirmez, Oruç başka şey - konuşmak başkaşey.

3. Bebek emziren annenin, oruç tutması doğru olmaz, hem de Meryem anne yalnızdı, bebeğe yedirecek yiyeceği yoktu.

       <صام> (= sam) kelimesinin Türkçesi = Sıyrık-durmak, örneğin: Gün boyu yemekten sıyrık-durmak, yememek,Sıyrık-durmak kelimesi ile birde- neden Oruç tuttuğumuz öğretilir, geniş bilgi yayınladığım kitaplarda.

 

Şimdi 19/26. Ayetin Kur-an dilinde ki tercümesi:

     Kelime kelimesine: [Hepleş ve suvarıl ve {derleyi-eriştirilecekleri} {düze-koy}. Belleyiciler den birine ne {bakı-görürsen} de ki: ben kendimi - {Derleyip-kayırana} {sıyrık-duruk} sundum, bugün insanlara konuşmayacağım] sadece yaratıcımız yüce Allah ile konuşacağım, kendimi O-nun yanına adadım.

       Ayetin tercümesi- gelenek dilde: <Ye ve iç ve yapılması gerekenleri–yap. Eğer bir beşer = belleyici ile karşılaşırsan deki: ben bugün hiç kimseile konuşmamak üzere kendimi sıyrık-duruk = insanlarla konuşmamak üzere Rahmana sundum> Beşikte yatan Bebek ile konuşun.

 

<صام> kelimesi, başka birAyette:

6/39  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا صُمٌّوَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ مَنْ يَشَأْ اللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْيَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

       Kelimesi kelimesine: [O {gidişatı-bildirenlerimiz} ile yalanlayanlar: {önü-tıkanıklıkların} içeriliğinde {sıyrık-duruk} ve {geri-kalmışlar}. Allah kimi {gerekli-görürse} {sökü-çözer} ve kimi {gerekli-görürse} bütünleştirici {engin-yola} koyu-verir].

 

         Bu 6/39. Ayetin içinde <بكم> (= bukmun) kelimesi bulunuyor. Bu kelime “dilsiz” anlamı ile tercüme edilir. Kur-an dilinde- anlamı = {geri-kalmak}, “geri-zekâlı” da denebilir, “geri-zekâ” anlayış ıiçersinde -{geri-kalmış}.

Kur-an dan örnek bir Ayet:

16/76  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلَيْنِأَحَدُهُمَا أَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلَى مَوْلَاهُأَيْنَمَا يُوَجِّهُّ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَنْ يَأْمُرُبِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

        Ayet, önce Diyanet tercümesinden: <Allah (şöyle) iki adamı da misal verdi: Onlardan biri “dilsizdir”, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye gönderse olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adaletle emreden vedoğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?>.

     Dikkat! İslam da Efendi yoktur, İş-veren ve Çeki-yönlendirici (=Yönetmen) vardır.

     <Onlardan biri  - <بكم> = dilsizdir – hiçbir şeye gücü yetmez>. Dilsiz olmanın - dilsiz oluşu, İş yapmasına engel teşkil etmez, ister konuşamaz olsun ister ağzında dili olmasın. Gerektiği gibi İş yapmak, dile bağlı değildir. Ayet ise, beceriden = zekâdan bahsediyor.

 

Ayetin Kur-an dilinde anlamı:

      Kelimesi kelimesine: [Ve Allah iki-erkeği konumlu {çeki-alıyor}: Birisi - {geri-kalmış}  -{gerekli-görülenlerde} {çıkarı-öne-süremez} ve O, {çeki-yönlendiricisine} hep-leştır. Görkemi nerde olursa, {uğruna-biçmek} ile aktarmaz. O ve {oluruna-yapmak} ile {işe-kaldıran} -{Denk-gütmekte} {bir-el-olur} mu? Ve O, {engin-yola} bütünleşiktir].

        Ayet, gelenek dilde: <Yaratıcı yüce Allah iki kişinin durumunu örnek veriyor: birisi beceriksiz = “geri-zekâlıdır”,kendi başına İş yapmayı beceremez ve O, her işte çeki-yönlendiricisine (amirine) düştür. Hangi işte bulunursa, işi, yapılması gerektiği gibi aktaramaz. Hiç bu kimse, oluruna-yapmak ile emreden kimse ile {bir-el-olmuş}olarak denk-olur mu? Ve O kimse, Cennet yolunda -bütünleşiktir>

 

        Buraya kadar sıraladığım Ayetlerde görüldüğü üzere <عمى> Ğümiye, <صمى> Sumiye ve <بكم> bukmun kelimeleri “kör”,“sağır” ve “dilsiz” anlamlarında değildirler. Kur-an dilindeki anlamlarının daha kolay anlaşılmaları bakımından bu 3 kelimeyi bilimsel olarak kısaca açıklayalım.

 

        Kur-an’ın öğretisine göre Göz, yahudi okullarında öğretildiği gibi- Işık yoluyla görmez. Işık, görkemleri (resimleri) gözün içine taşımaz, bilakis{görü-dokunak-ipleri} üzerinden biz gideriz görkemlere. Bu konuyu Almancadan veya Türkçeden yayınladığım kitaplarda, bilimsel olarak genişçe açıkladım, gerekli gören oralardan bilgi edine-bilir.

        Burada detaylara girmeden sadece Görü-gücü aracılığıyla gördüğümüzü söylemekle yetinelim. Cisim ve eşyalara bakmak istediğimizde- bizi, görkemlerine ulaştıran- görü-gücümüzdür. Eğer bu Görü-gücü Cisim veya eşyaya toplanmaz ise, O zaman sadece çevreyi görürüz, çevreye bakınırız = kenar-çevre-dolaşırız.

       Bir örnek: yüksekçe bir tepeye çıkıp çevreyi gözetlediğimiz zaman, çevrede ki cisimleri tek tek ayırt edip ne olduklarını bilmeden sadece çevrenin genel görünümünü seyrederiz, gözümüzle- kenar-çevre-dolaşırız, buna Kur-an =<عمي> Ğümiye –der. Ne zaman ki bir çimsin- ne ve nasıl olduğunu bilmek istersek- tüm görü gücümüzü O cismin üzerine toplar ne ve nasıl olduğunu görüp bilmeye başlarız.

      Bu demektir ki, bir cismi veya bir konunun biline-bilmesi için tüm görü-gücü, O cisim veya konuya toplanması gerekir. Eğer Cisim ve eşyaları incelemek istemez isek, O zaman görü-gücümüz “kenar-çevreyi-dolaşır”, nasıl ki Ay ve Yergüneşi “kenar-çevre-dolaşıyorsa” sözü edilen kimsenin veya kimselerin konuya eğilmeyim “kenar-çevre-dolaşarak” avunur ve içeriliğini anlayamamış olurlar

Böylece  <عمى> ğümiye kelimesinin Kur-an dilinde ki anlamı - kenar-çevre-dolaşmak-tır.

 

      Duymak konusu da aynen görmek olayında ki gelişmek gibidir. Kulağın ürettiği ses-dalgalarını anlatılan konunun önemine iliştirmeden “sıyrık-dururlar” = bağlantı kuramazlar, öylece konunun önemini fark edemedikleri için de, söylenenleri anlayamazlar

Böylece <صمى> sumyun kelimesinin Kur-an dilinde ki anlamı – sıyrık-durmak-tır.  

 

      Olay ve gelişmelerin önemine “kenar-çevre-dolaşan” veya “sıyrık-kalan” -gelişmeleri doğrudan anlamayacağı için olay ve gelişmeleri değerlendirmede- “geri-kalmış” olur. Bununla da bize: ne kadar fazla bilir ve O derece anlarsak,O oranda da gelişmiş olacağımız öğretilir.

Böylece <بكم> bukmun kelimesinin Kur-an dilinde ki anlamı – geri-kalmak.

Belgeleyici bir Ayet:

17/97  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِيوَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْيَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وَجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَأْوَاهُمْجَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا

         Kelimesi- kelimesine tercüme: [Ve Allah kimi {çeki-derlerse}, O {çeki-derlenmiştir} ve kimi {sökü-çözerse}, O’nun {dizi-derlediklerin} den onlara ait {çeki-yönlendirici} bulamazsın. Ve onları bütünleşmek döneminde görkemlerine - {sıyrık-duruk} - ve {geri-kalmış} -{kenar-çevre-dolaşır} - durumda- {bir-araya-getireceğiz}.

      Onlar cehenneme {çekip-yerleşecekler}, tüm aşınmalarda - {çeki-genişlemelerini} artırırız]. Onlar, nasıl ki bu dünyada onlara verilen İslam’ı görevlere “sıyrık-durup” geri-çekilerek kenar-çevre-kaldılarsa– öbür dünyada da aynen öylece ilgilenecekleri işleri olmayacağı. <onları görkemleri üzerine geri-kalmış = kenara çekilmiş ve sıyrık-durumda kalacaklarıbir bir-araya-toplarız = onları öyle bir araya toplayacağız ki, Bulut yok,Yağmur yok, Su yok, hiçbir tür Yeşillik yok, her taraf kupkuru.

      Onların İnceden bakmayı, inceden dinlemeyi ve inceden konuşmayı gerektirecek işleri olmayacak. Keskin düşünmek, görüş ve becerileri olacak, ancak O boyutta çalışacak işleri ve çevreleri olmayacak. Yaşamak kaliteleri çok düşük ve zor olacak.

Onlara denecek:

29/55   اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

      Kelimesi- kelimesine tercüme: […Ne yapmış olduklarınızın izini-alın] = dünyada sana verilen emirlere   kenar-çevre-dolaştın, Yaratıcı yüce Allah’ın birliğine - sıyrık-durdun   ve öylece kendini yalnızlığa ittin ve geri kalmak istedin, şimdi de, O duyarsız kalıp ilgilenmediğin sade yaşamının karşıtı olan sade bir yaşamı –yaşa. Keskin görmek, inceden işitmek ve dolgun konuşmak gerektirecek iş karşıtı –götürmedin.

       Eğer Cenneti kazansaydın, O zaman Cennetin inceliklerini görüp yaşamak için duygusal dünyanız meydan bulacaktı. Çantan boş geldin, git-de O Çöl-varı boş alanlarda sürün.

 

     “Kenar-çevre-dolaştınız” kelimesi, sadece “ilgi göstermediniz”anlamına gelmez. Başka şeyler yaptınız. Yaratıcınız yüce Allah’ın size verdiği emirleri, sağa sola çektiniz, verilen emirleri olduğu gibi yapmayıp onları kendi çıkarınıza kullandınız. Yaratıcı yüce Allah’ın size verdiği emirlerle kendinize ait boy gösterdiniz, hep siz gündeme oturmak istediniz, Benim adıma siz konuştunuz ve siz ahkâm kestiniz. Size verilen emirleri başka alanlara taşıdınız ve insanlara dediniz ki: şöyle yapın böyle yapın. Öylece Benim verdiğim emirleri  "kenar çevrelerde dolaştırdınız".

Ben size emrettim:

37/4 اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ

       Kelimesi- kelimesine tercüme:[Elbet yöneticiniz- Bir-dir] <Vahit> kelimesinin başında “L” harfi var, ekil görevi, başında bulunduğu kelimenin “nin” veya “ait” olmasını sağlar, öylece <sizin yönetiminiz- bir kişi’nin-dir veya bir kişiye aittir> anlamındadır, eyleme göre değişir.

 

Bundan dolayı gelecek Ayette:

16/51 اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -وَقَالَ اللَّهُ لَا تَتَّخِذُوا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌوَاحِدٌ فَإِيَّايَ فَارْهَبُونِي

        Kelimesi-kelimesine tercüme: [Ve Allah {kısmı-bildirdi}:  “ikilemli”   iki Yönetici almayın. Tek Yönetici O-dur. Beni {Göz-önünde-bulundurun}]. İkilemli iki Yönetici almayın = iki başbakan almayın. Çünkü tüm insanlığın Yöneticisi (= başbakanı) Allah-dır. Eğer Müslüman ayrıyeten insanlardan bir Yönetici (başbakan) seçer ve onun yönetimine girerise, O zaman “ikilemli” Yöneticisi olmuş olur

       Hac, Namaz, sadaka gibi konularda, Yönetim işini (başbakanlığı) Yaratıcı yüce Allah’a bırakır, diğer Dünya işlerini yürütmek için de, ya kendisi veya kendi eli ile seçtiği başkana –yönetir. 16/51. Ayet,bunu yasaklıyor ve “belirliyor”: Tek Yönetici Allah-dır. Cümlenin sonu: <sadece Beni güz-önünde-bulundurun> = ilk başta Ben’i tutun, başkasına bakarak veya rızasını arayarak işlerinize çekidüzen vermeyin, sadece Beni gözönünde bulundurarak işlerinizi yürütün.  

 

Çünkü:  

                                    1/2 + 3    اَعُذُ باِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ - الْحَمْدُ لِلَّهِرَبِّالْعَالَمِينَ

   6/57              إِنْ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ                                         

 2/257       اللَّهُوَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا                                         

        22/78       وَاعْتَصِمُوابِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

                  37/126                 اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمْ الْأَوَّلِينَ 

 Kelimesi- kelimesine tercüme:

-         Belirlemek, bilicilerin yetiştiricisi olan Allah’aaittir.

-         Elbet {oluş-bildirmek}, sadece Allah aittir.

-         {Güvence-alanların} {çeki-yönlendiricisi}, Allah-dır.

-         Ve Allah ile korunun, O-dur {çeki-yönlendiriciniz}, hem-de {derleyip-eğiten} {çeki-yönlendirici ve {derleyip-eğiten} yardımcı.

-         Allah-dır yetiştiriciniz, ve önceki {ön-güdenlerinizin} yetiştiricisi.

 

      Burada sıraladığım Ayetlerde, Yaratıcı yüce Allah’ın yönetimle alakalıolan Makam koltukları - bildiriliyor

1. “Belirlemek”, yaratıcımız yüce Allah’a aittir = Başbakan

2. “Oluş-bildirmek”, yaratıcımız yüce Allah’a aittir.

3. “Çeki-yönlendirmek, yaratıcımız yüce Allah’a aittir.

4. “Önder”, her şeyin ve herkesin Önder’i, yaratıcımız yüce Allah-dır.

5. “Yetiştirici”, her şeyi ve herkesi yetiştiren, yaratıcımız yüce Allah-dır.

 

         Önemine binaen, ikinci koltuğun kısaca açıklanışı:

İkinci Koltuk, “Oluş-bildirmek”.Bu ikilemli kelimenin Kur-anda ki karşıtı, <حكم> = hekeme-dir, anlamı = olması gerekli olan işleri-bildirmek, eylem yapısına göre Kök anlam sabit kalarak - küçük değişiklikler uğrar, örneğin:

Hekim = oluş-bildirici, genelde Hasta tedavicisi olarak bilinir, hastaya, ne yapması gerekli olduğunu bildirir.

Hâkim = oluş-bildiren veya olması gerekli olanı, bildiren.

Hikmet = oluş-bildiridir. İşin içinde bir hikmet var –denince, bu işte, bizim bilmediğimiz bir oluş-bildirişi var –demek isteriz

Hüküm  = ne yapılacak olanın –bildiri-si.

Hükümet = olacak olanları bildiren birlik. Memlekette olacak olan işleri- bildiren birlik

Mahkeme = olacak olanların tertiplendiği –yer.

Mahkûm = olacak olana- mecbur edilen.

Muhkem = olacak olanları- sabitleştirmek. Bu anlamlar, zamanla daha da kolaylaştırılır, ancak Anlam = olacak olan işleri –bildirmektir.

Olacak olan işleri –bildirmek, Yaratıcı yüce Allah’a aittir. Örnek bir Ayet cümlesi:

5/44  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُفَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ


        Kelimesi- kelimesine tercüme: […Ve kim Allah’ın kondurdukları ile  “{Oluş-bildirmez}”  ise, onlardır karayanlar]. Gelenek dilde söylenir: kim Yaratıcı yüce Allah’ın indirdikleri ile hükmetmez ise, işte onlar kâfirdir. Bu cümle, zalim ve fasık kelimeleri ile de-gelir. Ne hikmetse, İslam aydınları bu Ayet’e hiç ilgi göstermez. Ayet cümlesinin gelenek dilde anlamı: <Kim Yaratıcı yüce Allah’ın kondurdukları ile  “oluş-bildirmez” = olacak olanları emretmez ise, işte onlar karalayıcıdır>.

 

Konuya dönünce:

      Yönetmek, sadece bir Makam koltuğuna oturup birilerini koşturmak ile sınırlı değildir. Birkaç incitici Yasa yapar çeker gider evine, insanlar gitsin inlesin dursun, öyle değil. Gerçek Yönetim ve yönetmenin yukarda sıraladığım Ayetler gerçeği üzerine- 5 koltuk üzerinden yürütülür. Bu 5 koltuk, günümüze- “Bakanlıklar olarak yansır”.

       Başa-bakan = Başbakan, yaratıcımız yüce Allah, sizin yöneticiniz tek Allah-dır veya sizin yönetim işiniz - tek olan Allah’a aittir. Bakanlıklar diye adlandırdığım diğer 5 koltuk, yönetimin hangi kollardan yürütülecek olduğunu bildiren alt yönetim birimleridir. Bu koltuklar, yöneticinin hangi güce sahip olması gerektiğini de - bildirir.

 

Bilgilendirmek:  

İslam dininin iktidar olduğu bir memlekette - bu 5 Bakanlık koltuklarının bazıları, yönetmenliğe verilir! 

 

1. <حامد> = Hamd, belirlemek gücüne sahip olmak = yaşamın yürütülmesinde gerekli olanları – “Tasarlayıptayın etmek” gücüne sahip olmak.

2. <حكم> Hekim, olacakları-bildirmek gücüne sahip olmak, yaşamın sürdürüle-bilmesi için gerekli “olacak olan işleri bildirmek” gücüne sahip olmak.

3. <ولي> = Veli, çeki-yönlendirmek gücüne sahip olmak, İnsanları, – Amaç ve anlamları çerçevesinde “çeki-yönlendirmek” gücüne sahip olmak.

4. <مولى> = Mevla, önderlik yapmak gücüne sahip olmak, yapılması gerekli olanları fıtrata uygun - yapacak kimselerin “başında olmak”.

5. <راب> = Rab, yetiştirmek gücüne sahip olmak, başta İnsanlar olmak üzere tüm Canlı-varlıkları – görevlerine göre “yetiştirmek” gücüne sahip olmak.

“Yetiştirmek” kelimesinin Kur-anda ki karşıtı, <ربى> Rebeye –dir. Bilindiğiü zere, Kur-anda çokça tekrarlanır. Yaratıcımız yüce Allah’ın önemli sıfatlarından birisidir. Eylemde <terbiye> ve <Riba> olarak gelir ve faiz olarak bilinir. Önemine binaen kelimenin tam açıklanışı “İslam Din-inde: yenilemek ve diriliş”adlı kitapta, yapılmıştır.

     Burada sadece Yetiştirmenin anlamı = beklenilen düzeyde eğitip yaşamasını sağlamak –demekle yetinelim. Yaratıcımız yüce Allah’ın sıfatı olunca, “ebediyete göre yetiştiren”anlamındadır.

                  Sizin Rabbiniz = sizin ebediyete göre yetiştiriciniz-dir.

Örnek bir Ayet:

1/1 اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

      Gelenek dilde : <”Belirlemek”, bilicilerin ebediyet içinde ki –yetiştiricisi –  olan-  Allah’a aittir>. <Allah> kelimesinin ne anlama geldiğini, Almancadan ve Türkçeden yayınladığım kitaplarda, açıkladım.

     Görüldüğü gibi, yönetimi yapacak olanın ne üstün yeteneklere sahip olması gerektiğini- yaratıcımız yüce Allah belirledi ve hepsini Zatına tahsisetti, çünkü Dünya işlerini sadece Dünya yaşamı için değildir, Dünya yaşamı,Cennete göre biçimlendirilmesi gerekir.

        Cennete gidebilmek için neyin nasıl yapılacağını sadece yaratıcımız yüceAllah bildiği için, tüm yönetimin = Başa bakanın başkanlığında 5 koltuğun- O-naait olması gerekir. Bu 5 koltuktan biri elinden alınırsa, Cennet yolu tehlikeye girmiştir. Bu koltuklardan birini veya birkaçını alan, Yaratıcı yüce Allah’ın işine karıştığı için, Müşrik olmuştur, müşrik ise, “af” edilmekten mahrum kalır ve yaptıkları, geçersiz olur.

        Günümüzde veya tercümelerde “müşrik” kelimesi, “ortak koşmak” olarak verilir. Her şeyden önce, ortak koşulmaz. Hiç kimse - hiç kimseyi, bir başkasına ortak koşma yetkisine ve gücünü sahip değildir. Ortak ya olunur veya alınır.

        Yaratıcımız yüce Allah'ın saltanatında, yaratıcımız yüce Allah ile boy ölçecek kimsede olamaz. Bu durumda “Şirk” kelimesinin anlamı, “işe karışmaktır”. Bu konuyu önemine binaen tüm yazdığım kitaplarda, enine boyuna tüm Kur-an ile - belgeliyorum.

Zaten- çalışan birinin yanına bir başkası gelir ve İş sahibine: şöyle yap veya böyle yap –diyerek İş sahibini –aksatır, biz de O kimseye hep söyleriz: efendi! Ne olur işime karışma. Kur-an bu tür işe- karışan kimseye:“müşrik” –der.  Ancak işe karışa-bilmek için yaptırım gücüne sahip olması gerekir. Yaptırım gücünü eline ala-bilen de, 5 yönetim koltuklarından en azından birine sahip olması gerekir.

     Eğer kişi- iş yaptırıyor ise = yaptırım gücüne sahip ise, 5 koltuktan en az birini almıştır. O kimse ister Müslüman olsun ister olmasın - “müşriktir”, öylece af edilmekten mahrum kalır ve yaptığı işler, Kur-an hükmüne göre-geçersiz olur, çünkü İslam iktidar olömadığı için bu koltuğu ona Yaratıcı yüce Allah vermiyor, kendisi aldı, az ilerde Ayeti beraberce göreceğiz.

 

      Konunun önemine binaen bir örnek: alacağım  Ayetin tümünü vermek için çok farklı konulara girmem gerekir, çok uzayacağı için sadece konu ile alakalı olan kısmı alıyorum.

5/6  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْإِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِوَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ وَإِنْ كُنْتُمْجُنُبًا فَاطَّهَّرُوا

  

      Kelimesi kelimesine tercüme:  [Siz {güvence-alanlar}! İliştirmeye bütünleştiğiniz zaman yüzünüzü ve ellerlinizi, dirseklerine kadar yıkayın, başınız ile ve ayaklarınızı mafsallarına kadar, sıvazlayın. Eğer {boşa-verecekseniz}, temizlenin…]. Ayetin açıklanışına geçmeden bir kelimeye kısaca açıklık getirmem gerekti.

      “Boşa-vermek” ikilemli kelimenin Kur-anda kikarşıtı <جنب> = cünüp-tur. Cünüp kelimesi aynen cünüp olarak tercüme diye verilir. Eğer kelime cünüp olmak ise, O zaman 39/56 Ayetini nasıl tercümeedecek.

 

39/56  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - أَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَاحَسْرَتَا عَلَى مَافَرَّطْتُ فِي جَنْبِ اللَّهِ وَإِنْ كُنْتُ لَمِنْ السَّاخِرِينَ

        Yaratıcı yüce Allah’ın – cünüplüğü – içeriliğinde mi -diyecek? İşte Kur-an böyle tahrif edilmiştir. Cünüp kelimesinin Kur-an dilinde ki anlamı = “Boş-vermek” dir. Eylem gelişine göre“boşa-vermek” olarak da gelebilir. Zaten cinsel ilişkilerden dolayı oluşan “meni-boşaltmaları”, boşa-vermek anlamındadır. Boşa-vermek ikilemli kelimenin –boşa-verişmek – boşa-verişti, boşa-verişmelerde şeklinde kavramlaştırıla-bilinir. Cünüp kelimesinin anlamı = Boşa-vermek olunca 39/56. Ayetin Kur-an dilinde ki tercümesi:

 

       [Kişi- Allah’ı {boş-verişin} içeriliğinde neler {es-geçtiklerime} diye içerileştiğinde diyecek ki: ben {kayba-uğrayanlara} ait oldum]. Kişi Dünya yaşamında Yaratıcı yüce Allah’ı boş-verip bir başkalarının camiasına katılıp “kenar-çevre-dolaşarak” İslam adına neleri yapamadığını görünce –deyecek ki: Yaratıcı yüce Allah’ı boş-verip başkalarını dinleyip onların dediğine göre yaşadığımdan dolayı- bana yazıklar olsun.

 

Konu Ayetine dönünce:

      Aptestin 4 farzı sayıldıktan sonra gelen cümlede <cünüp iseniz,temizlenin> anlamında değildir. Cünüp iseniz <غسل> Ğesel = yıkanın denmesi gerekir, doğrusu da budur. Bu cümlede, 4/43 Ayetinde <cünüp iseniz = boşa-veriştinizse, <Ğesele> = yıkanın -diye geçer.

     5/6. Ayette ki cümle; <eğer boşa-vermiş iseniz, Fetteh-heru =temizlenin> bu cümle, Ayette ki cümleyi tam olarak yansıtmıyor. Cümlenin gerçek tercümesi: <eğer  “boşa-verecek”  olmuş iseniz = eğer içerden dolmuş veya dışardan kirlenmiş duruma geldi iseniz, temizlenin = çıkması veya dökülmesi gereken kirler var ise – onları vücudunuzdan ayırın ki bu anlam, yıkamayı da gerektir. Çünkü vücudunuzdan ayırın –denince = kiri ile izi ile birlikte hepsini vücudunuzdan ayırın –anlamındadır, bu ancak- boşa-verilecekleri, boşa verdikten sonra yıkamakla olur.

       Cümlenin inceliği, <eğer boşa-vermiş iseniz> ifadesi ile işi geçmişe bağlar iseniz, namazla ilişkileri koparırsınız ve günlük yaşama dönersiniz. Ayetin cümlesi ise, namaz kılmaya davrandığınız sırada eğer boşa-verecek bir şeyleriniz var ise = Saklanıgile (tuvalete) gidecekseniz - gidin ve boşa-verilecekleri –boşa-verin, ayaklarınız kirli ise –yıkayın, dişleriniz,kulaklarınız, koltuk altlarınız, apışlarınız vs. tabii durumunda değil ise,onları temizleyin = tabii durumlarına götürün.

       Bu durumda <eğer boşa-verecek iseniz, temizlenin> cümlesi, Ayetin birinci cümlesi olması gerekirdi, eğer boşa verilecekler var ise, onları temizleyin ve ondan sonra apteste başlayın –olması gerekirdi. Eğer böyle olsaydı, O zaman daha önceden yapılan temizlikler geçersiz sayılıp her aptes alışta mutlak boşa verip ardından temizlenmemiz gerekecekti. Yaratıcımız yüceAllah bu cümleyi daha sonralara koyarak, eğer daha önceleri temizlik yapılmışise, onları geçerli sayacak boyutta -cümleyi sonralara aldı. Böylece namaza davrandığımız zaman, boşa-verilecek şeyler yoksa illa-da katı ve sulu artıkları ve kir temizlikleri yapmak - gerekli değildir.

 

       Bu kısa açıklamadan sonra Ayete dönünce, Ayette ne kadar değişiklik yapıldığını sırasıyla görelim. Ayetin birinci cümlesi: <namaza kalktığınız sıra>, eğer “kalktığınız sıra” denilir ise, kalkamayan kimselerin üzerinden farz kaldırılır, namaz, sadece kalkanlara farzdır –olur. Dolayısıyla "Kame" kelimesinin anlamı = Bütünleşmek-tır.

       <Selat> kelimesinin Türkçe karşıtı “namaz” değildir, çünkü “namaz”, Farsçadır. Türkçe karşıtı “İliştirmek–dir”, neden bu anlamdadır, Almancadan yazmakta olduğum “İlk başta verilen Kur-ana göre: Namaz”adlı kitapta- Amaç ve anlamını vererek tümüyle açıklıyorum. Neden bu tür aptes alınır ve neden bu tür namaz kılmır.

       Birinci cümle <İliştirmeye bütünleştiğiniz sıra: yüzünüzü ve ellerinizi dirseklerine kadar yıkayın, başınızı ve ayaklarınızı mafsallarına kadar “sıvazlayın”>.

Aptestin ikinci cümlesine - inceden dikkat!

< وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْإِلَى الْكَعْبَيْنِ>, “bi”-ruusikum kelimesinin başında, - B - harfi var, anlamı = başınız – ile – ayaklarınızı. Ayak kelimesinin başında da - V - harfi var,böylece cümlenin anlamını, teminat altına aldı. Rabbul-Alemin bu cümlenin anlamını - yüzde/yüz garanti altına aldı. Başınız – ile – ayaklarınız –demek, yeterli idi, eğritilir büğrütüler diye ikinci kelimeye – ve – koyarak cümleyi bağladı.  <Başınız ile – ve – ayaklarınızı>.

 

         Birinci cümle <namaza bütünleşeceğiniz sıra aptes alın> = aptes ile namaza durmanın arasında başka hiçbir şey yapılamaz, örneğin: aptes aldım sonrasında bir arkadaş ile veya yalnız bir çay veya kahve içilirse, alınan aptes- geçerliliğini kaybetti, yeniden aptes alınacak. İkincide- bir aptes ile ikindi, akşam ve yatsı kılınamaz, daha az veya daha fazla da kılınamaz. Her vakit namazında, aptes alınacak. Namazın son selamı ile aptes biter. Efendi! ben Kur-an okuyacağım, camiye gireceğim, Kâğbeye gireceğim, aptes almam gerekir –denemez. Aptes sadece ve yalnız- namaza bütünleşilecek sırada alınır, son selamla da - aptes biter. Ayette < إِذَا قُمْتُمْ> olarak gelir.

       Bu durumda birinci cümlede- farz ihlâl edilerek kafadan 3 farklı madde kondu.

1. İstediğin zaman aptes al,

2. Bir aptes ile istediğin kadar namaz kıl,

3. Başka nedenlerden dolayı, aptes al.

      Ayetin ikinci cümlesi doğru uygulanırken 3. cümle <..ayaklarınızı sıvazlayın> emri, ihlâl edilerek kafadan farklı madde kondu ve konuluyor.

Sonuç olarak 5/6. Ayetinde, 2 farz ihlâl edilerek kafadan 3 farklı madde kondu.

Lütfen dikkat! Ek veya ilave madde konmuyor, aslı madde kaldırılarak yerlerine farklı maddeler konuyor.

“Yaratıcımız yüce Allah’ın koyduğu yasalar –değiştiriliyor”.

 

Değil “Arap Suudi canisi”, tüm İnsanlık toplansa, Saltanatın sahibi olan yaratıcımız yüce Allah’ın bir emrinin bir harfini - değiştiremez.

 

       Öyle görülüyor ki, bu caniler, önce İnsanlığın Mimari olan yüce Allah’ın kim olduğunu bilmeleri gerekir. Bilicilerin yetiştiricisi olan yüce Allah’ın hiçbir emri –değiştirilemez. Değil bir tane iki tane, bir harfi bile–değiştirilemez.

 

      Peki değiştirildi de- ne oluyor, alınan aptes kabul olmadığı gibi-kılınan namaz da kabul olmuyor. Çünkü yaratıcımız yüce Allah’ın “işine-karışılıyor” da -ondan. Daha sonra Ayeti alacağız.

      Milyarlarca Müslümanların yüz-yıllarca kıldığı namaz, kabul olmuyor, bunun hesabını- kim verebilir, kim?

       Başta Arap Suudi canisi olmak üzere mezhep imamları ve hocaları mı? Tarikat şeyhleri mi? cemaat liderleri ve hocaları mı? Kurum ve kuruluşların başkan ve onların hocaları mı? Kim verecek kaybolan namazları, kim? 3 madde kaldırılıyor, yerlerine kafadan keyfe göre bir şeyler uyduruluyor, yok mu düşünen hiç kimse- yok-mu?

      Burada yaratıcımız yüce Allah’ın yönetim ile alakalı olan 5 koltuktan herhangi biri alınarak işine karışılmıyor, Yönetim ile birlikte 5 koltuk birden alınıyor.

İşte bu kimselerin durumları:

14/28 اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - أَلَمْ تَرَى إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوانِعْمَةَ اللَّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ

        [Görüyor-musun Allah’ın{eğitim-değerlerini} karalayarak –değiştiriyorlar ve Bütünleşkenlerini {bireyli-sade} taşınaklara {derleyip-uyduruyorlar]. Bu Ayetin peygamberimize ait olduğu söylenir. Peygamberimizin yaşamak döneminde- Kur-an yasalarının karalanarak değiştirildiği, görülmemiştir. Yaratıcımız yüce Allah 14/28. Ayetin birinci kelimesi ile okuyucusuna: < أَلَمْ تَرَى> = görmüyor-musun Benim koyduğum maddeleri karalayarak değiştirenleri? Gelen sonraki Ayetle, bu kimselerin kendilerinin ve kavimlerinin giyecekleri cezanın boyutunu –bildiriyor.

        Ayetin inceliği: değiştirdikleri yasalarla Müslümanları cehennemlik ettiklerini bildiriyor. Ayette geçen Kavim kelimesi, <kavim> olarak tercüme edilir. Bir Kitap aynı dilde tercüme edilemez, sadece açıklanır (tefsiredilir). Kur-anda Kavim kelimesine bağlantılı olarak da <Ummet> kelimesi bulunur. Bu iki kelimeyi genişliği ile “İslam Din-inde: yenileme ve diriliş” adlı kitapta açıkladım. Buruda sadece <Kavim> kelimesi = Bütünleşken anlamında olduğunu söylemekle yetinelim. Bütünleşken = Birleşmiş milletler, İslam birleşik milletler = İslam ülkeleri de–denebilir. Ayetin son cümlesi gelenek dilde:

“<Görüyor-musun Yaratıcı yüceAllah’ın yasalarını karalayarak kendi koydukları maddelerle  - İslam ülkelerini  - Cehenneme derleyip-uydurduklarını =cehenneme sürüklediklerini>”.

         Bu Ayet sadece apteste yapılan değişikliklerle –sınırlı değil, Kur-an’ın tümünde yapılan değişiklerle bağlantılıdır. Kur-an’ın yasalarını değiştirmekle alakalı ve şirk konulu çok farklı ve çeşitli Ayetler bulunur.

Dolayısıyla yaratıcımız yüce Allah okuyucusuna seslenerek: Kur-an’ı kendi çıkarlarına göre kıvrayıp derlemeye çalışan kimseleri dinlemeyip onlara uymamayı emrediyor. Şimdi onlardan birkaç Ayet alalım:

 

30/31.اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -  مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُواالصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنْ الْمُشْرِكِينَ

      [O-na {çeki-çevreşin} ve O’nu {önemli-tutun}, iliştirmeleri bütünleştirin ve {işe-karışanlar} dan olmayın] müşrik = işe-karışanların kim olduklarını,sonra gelen 33/32. Ayet ile açıklıyor;Ayet:

 

       33/32  اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -  مِنْ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُواشِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

         [O, Dizi-derlenişlerini bölümleyip Örgüt olanlar dan, her birlik de, kendinde olanla çalımlanır dururlar]. 33/31. ve 32. Ayetler bir arada okununca <Yaratıcı yüce Allah’a çeki-çevreşin ve O’nu önemli tutun, iliştirmeleri (namazları) bütünleştirin ve yaratıcınız olan yüce Allah’ın işine karışanlardan olmayın. O dinlerini bölümleyip Örgüt olurlar dan. Her birlik kendinde olanla çalımlanıp durur>. Kendi içtihatlarıyla oluşturdukları muamelata güvenir ve yetinirler, siz ne derseniz deyin, onlar sadece bildiklerini yaparlar.

        Birinci Ayet’in başında “O-na çeki-çevreşin” =başkalarının örgütlerine = cemaat ve camiasına çeki-çevreşmeyin, onlar ile yakından ve uzaktan hiçbir ilişki kurmayın. “O-nu önemli tutun” = O örgütlerin önder, başkan, lider ve şeyhlerine ve onların kurdukları camialarına önem verme-den Yaratıcı yüce Allah’a önem verin, ve “o işe-karışanlar dan olmayın”= Yaratıcı yüce Allah’ın emirlerini kendi kafalarına göre yorumlayıp birliği bozan ve öylece sadece kendi adlarını öne çıkartıp işleri onların idare etmeye kalkışmalarına ne katılın nede katkıda bulun. “Onlardan olduğunuz –görünmesin”. Yaptıklarınız hizipçileri, andırmasın.

        Yaratıcımız yüceAllah, ikinci Ayet’te de, müşrik demekle kimi kast ettiğini açıklıyor, “O dinlerini bölümler Örgüt olurlar ve her birlikte = parti, kendileri için beğendikleriyle çalımlanır dururlar.

       İslam dininin nasıl yaşanacağını anlatmak konusunda; mezhep, teşkilat, tarikat, cemaat, kurum ve kuruluşlara bölünerek örgütlenirler. <Ve her birlik (parti) de> = bir Görüş etrafında birlik yapan = parti, mezhep, teşkilat, tarikat, cemaat, kurumve kuruluşlar ve onların içinde de bilimciler, irfancılar, irşatçılar vs.şu-cular ve bu-cular ve daha neler- kendi oluşturdukları ibadet tarzlarıyla çalımlanır dururlar. İşte O <müşrikler den olmayın>.

       Yaratıcımız yüceAllah toplumu olduğu gibi istiyor. Toplumda hiçbir ayrışmak gözetmeden iyisiyle, zekisiyle, becerisiyle, zenginiyle kaynaşarak bir bütün olarak İslam yaşanır. Öyle İslam dinini yıpratmak için alabildiğine mezhep, teşkilat,cemaat, tarikat, kurum ve kuruluş geliştirip İslam’ın işini bitireceklerini sananlara yaratıcımız yüce Allah: O dinlerini bölümleştirerek birlik halinde ayrışanlar “müşriktir” –buyurarak tüm yaptıklarının geçersiz olduğunu bildiriyor.

        Onlar Yaratıcı yüceAllah’ın emirlerini kıvrayıp derleyerek kendilerine ait veya kendi çıkarlarına göre Görüş ve zihniyetler geliştirirler. Hocalar hep şöyle der: falanca mezhebin görüşüne göre –böyledir, filanca tarikatın görüşüne göre –böyledir, filanca cemaatin görüşü –böyledir, filanca kurum ver kuruluşların görüşüne göre–böyledir. Onları- yaratıcımız yüce Allah’ın görüşü olan Kur-an, bağlamıyor.

      Bu tür gelişmelere karşı yaratıcımız yüce Allah okuyucusuna: sakın onlardan olursunuz, tüm yaptıklarınız geçersiz olur, ahretiniz perişan olur –diye haber veriyor..

      Bu bölümcüler, kendi varlıklarını gösterebilmeleri için farklı bir şeyler söylemeleri gerekir, işte hizipleşmenin kapıları sonuna kadar açılmıştır. Nasıl ki bir yazar kendini diğer yazarlara karşı koruması için farklı yazması gerekirse, imam, şeyh, liderve başkan olarak kendini kabul ettirip birilerini peşine takması için yaratıcımız yüce Allah’ın emirlerini değiştirip en azından farklı gösterip insanları peşine takar. Yaratıcımız yüce Allah’ın yönetim koltuklarını gasp-edip- öylece işine karışır ve insanları, yaratıcımız yüce Allah’a değilde- kendilerine bağlarlar.

        İslam dini, başta Müslümanların olmak üze tüm İnsanlığın ortak malıdır. Yaratıcımız yüce Allah adına yapılan tüm camiler de Müslümanların ortak malıdır, hiç kimse de İslamiyet’i veya Camileri kendi adına kullanamaz. “Hiç kimse İslamiyet’i - kendine – hizmet ettirtemez”, herkes İslam’a hizmet eder. Hiç kimse de İslamiyet’i –kendine uyduramaz, herkes kendini İslam’a uyduracak, yoksa Cennet yok.

         Herkes İslamdininin iktidar olması için çalışır, çünkü İslam dini, tüm insanlığın yaşam teminatıdır, Güven ve istikrarıdır.

 

         İslam dünyası bugün hep mezhep, tarikat, cemaat, teşkilat, kurum ve kuruluşların görüşlerine göre “yürüyor”, hep onlar konuşuyor, İslam dünyası hep bu yüzden kan ağlıyor. İşte Yaratıcımızyüce Allah kendi Kur-an okuyucusuna devamla şöyle buyuruyor:

 

6/159  اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  -  إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُواشِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ

 

        [O, {Dizi-derleyişlerini} bölümleştirip ve Örgüt olurlar, sen {gerekli-görülen} içinde onlar dan {var-değilsin}..] <O dinlerini bölümleştirip Örgüt olanlar ile senin yakından ve uzaktan hiçbir ilişiğin yoktur> başka bir deyişle <sen hiçbir gerekçe gösterip O Din içinde farklı görüş geliştirip “birliği bozan” hizipçiler den olamazsın>.Evet- önder, imam, başkan, lider, şeyh ve onların kurduğu parti, mezhep,tarikat, cemaat, teşkilat, kurum ve kuruluşlar- birliği bozdukları için müşrikolarak sınıflandırıldı. Yaratıcı yüce Allah’ın yönetmek işine karışan her kişi, işe-karışıp birliği bozduğundan “müşriktir”.

        “Kur-an’ın oluşturduğu tek zihniyet ve görüşü, kendi çıkarları doğrultusunda bölümleştirerek oluşturdukları farklı görüşlerle geliştirdikleri mezhep, tarikat, teşkilat ve cemaat, kurum ve kuruluşlarla İslamiyet’i hizipçiliğe dönüştüren O müşriklerden olmayın”.

          Bu hizipçiler, nasıl ki Ay ve Yer güneşin kenar-çevresini- dolaşırsa, hizipçiler de Yaratıcı yüce Allah’ın birliğini (partisini) “kenar-çevre-dolaşıyorlar. Dünya ve Ay- güneşe bağlı değil ama güneşi kenar-çevre dolaşırlar, hizipçilerde: biz müslümanız derler ama yaratıcımız yüce Allah’a bağlanmazlar, Yaratıcı yüce Allah’ın Bir ve birliğine katılıp tek vücut olmazlar. 17/72 <kim Yaratıcı yüce Allah’ın birliğiiçinde {kenar-çevre-dolaşırsa}, Cenneti {kenar-çevre-dolaşır}> ve kim parti, mezhep, tarikat, cemaat, teşkilat, kurum ve kuruluş türetir ve Yaratıcı yüce Allah’ın birliğini (partisini) <عمي> Ğümiye = “kenar çevre dolaşırsa”, Cennet yüzü göremez.

       İslamiyet’te neyin nasıl yapılacağını hep onlar söyleyecek. İşte aptes olayı, milyarlarca Müslümanların yüzyıllarca kıldıkları namaz, geçersiz sayılıyor. Bu yapılan isyanların hesabini kim verebilir. Sadece aptes olayında değil, Namaz konusunda da yapılan yanlışlıklar aynı boyutta. Müşriklik konusunda Kur-anda yüzlerce Ayetler var. Bu kadar Ayetler nasıl görmemezlikten gelinir ve hizipçiliğe gidilir.

 

İşte Saltanatın sahibi yaratıcımız yüce Allah, son noktayı koydu:

6/88      عِبَادِهِ وَلَوْأَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْيَشَاءُ مِنْ

         [Öyledir Allah’ın{çeki-derleyişi}, üstlenicilerin den {gerekli-gördüğünü} {çeki-derler}. Eğer {işe-karışırlarsa}, yapmış oldukları onlar dan “{geçersiz-sayılacak}].

       Ayetin ikinci cümlesi: <eğer Yaratıcı yüce Allah’ın işine karışırlarsa, yapmış oldukları –geçersiz sayılacak> veya Yaratıcı yüceAllah’ın işine karışanların yaptıkları, geçersiz sayışacak.

        14/28. Ayetin son cümlesi tekrar alalım: <Yaratıcı yüce Allah’ın yasalarını karalayarak kendi koydukları maddelerle “İslam ülkelerini Cehenneme derleyip-uyduruyorlar” = cehennemlik ediyorlar>. Hizipçilerin yaratıcımız yüce Allah’ın birliğinden ayrılıp kendi oluşturdukları muamelatlar ile tüm dünyada ki Müslümanların tüm yaptıklarını da, geçersiz yapıyorlar. 6/88 Ayeti ile de: <eğer Yaratıcı yüce Allah’ınişine karışırlarsa, yaptıkları –geçersiz sayılacak>. Buyurun işte, sırf bu kısa yazıda kaç Ayet sıraladım. Kur-an’ın tümünde nice Ayetler daha bulunuyor.

 

Dolayısıyla:

    “Kur-an’ın hizipçiler = mezhep, tarikat, cemaat, teşkilat, kurum vekuruluşlar hakkında ki kesin hükmü: yaptıkları işler, geçersiz sayılacak”.

 

Saltanatın sahibi yaratıcımız yüce Allah’ın tün insanlığa yaptığı sitem:

40/12  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُوَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِالْعَلِيِّ الْكَبِيرِ

          [Öylece siz O-nun ile, Allah’ın birliğine {özel-çağrıldığınız} zaman –karaladınız, ve eğer O-nun ile{işe-karışılınca} –{güvence-aldınız}. Hem-de {oluş-bildirmek}, üstleri {yüksek-tutucu} olan Allah’a aittir].

        Kıyamet günü Cehennem’e gitmek zorunda kalanlar- yanıldıklarını itiraf ederek dünyaya geri döndürülmelerini isteyecekleri zaman - onlara denecek ki:

Yaratıcı yüce Allah’ın “birliğine” = partisine özel-çağrıldığınız zaman= gelin Yaratıcı yüce Allah’ın birliğinde toplanıp bütünleşelim –dendiğinde, karaladınız, eğer Yaratıcı yüce Allah ile işe-karışılınca = hizipçiliğe çağrılınca-güvence-aldınız = dediklerini yaptınız.

 

         Bir hususa dikkatleri çekmek istiyorum: <يُشْرَكْ  بِهِ = O-nun ile – işe karışılınca>, Kur-anda çoğu-kez hep “O-nun ile” olarak gelir, O-nun ile işekarışanlar = Yaratıcı yüce Allah  “ile”  yönetmeye kalkışanlar. Bugün tüm siyası partiler, mezhepler, tarikatlar,cemaatler, teşkilatlar, kurum ve kuruluşlar- Müslümanları yönetmek için yarışıyorlar. Yaratıcımız yüce Allah’ın yönetim koltuklarından herhangi birini veya hepsini alanlar, elbette insanları yönetmek için alırlar. Böylece yaratıcımız yüce Allah "ile" yönetmeye başlarlar.

        Ayet cümlelerinin üstadı, beyni yaratıp programlayan yaratıcımız yüceAllah-dır. Bu <Yaratıcımız yüce Allah’ın işine karışmak> cümle yapılarını öyle bir sağlam bağladı ki, hiç kimse: ben Yaratıcı yüce Allah’ın yönetim işine karışmıyorum –diyemeyecek.

       Yaratıcımız yüce Allah insanları yönetmek için Emir veriyor, birileri araya giriyor ve yaratıcımız yüce Allah’ın emirlerini çarpıtıyor ve insanları kendi etrafına toplamak için ahkâm kesiyor. Bu durum yaratıcımız yüce Allah’ınişine karışmak değil de- nedir?

 

       “Zaten İslam dininde hocalık diye bir meslek yoktur. Hocalık mesleğini Yahudi geliştirerek İslam’a mal ettiği bir oyundur. <Nesere ve yensuru-yu> okutarak: sen artık hocasın dediğin dediktir deyip hocayı paraile namaz kılar duruma soktu, gülünç bir duruma düşürdü, para ile namaz kılınmaz. Yahudi böylece, İslamiyet’i- hoca aracılığı ile camiye sıkıştırıp öbür taraftan yönetim koltuğuna oturarak dünyayı alan talan ediyor.

        İslam dini iktidara taşınınca, onun da yönetim kadrosuna ihtiyacı var. Nasıl ki Yahudi kendi yönetim kadrosunu okullarında = üniversitelerinde eğitir ve göreve alır, bu düzeni kendisi geliştirmiş değil, hepsini İslam-dan öğreniyor. Yahudi olmadan önce ta başta İslam dini- kendi yönetim kadrosunu Yaratıcı yüce Allah’a bağlı İslam’ı okullarda okutur ve görevlerine göre eğitir–tayin ederdi ve eder. Bu zatlar da, Cuma günleri bulundukları mahalle camilerinde vatandaşlara seslenerek güncel gelişmeleri paylaşır. Zaten devletin tüm işlerini, Kur-an belirliyor”. Bugünkü İslam hocalarının yapacakları, budur.

        İslam iktidar olmayınca- İslam aydını bağlı olduğu kurumlarla Kur-an’a yakışmayan konuşmalarla ha-bire İslamiyet’i eritmeye çalışıyor, çünkü yaratıcımız yüce Allah’a bağlı olmamakla birlikte kendini, yaratıcımız yüce Allah’a karşı sorumlu da hissetmiyor.

        Ayetin ikinci cümlesinde: <Yaratıcı yüce Allah’ın işine karışmaya kalkanları “güvence-aldınız”> = hizipçileri - Yaratıcı yüce Allah’ın yerine aldınız, onları dinlediniz ve onların dediğini yaptınız. Güvence-aldınız ikilemli kelime, eylemde “güvence olarak aldınız” olarak da gelir. Ondan öyle hep onlara güvendiniz.

 

Bu önemli konunun daha iyi anlaşılması bakımından birkaç örnek:

 

       Bir Cuma günü bir diyanet camisinde, bir diyanet hocası vazediyor: sevgili peygamberimiz, ümmetinin büyük günahlarını af edecek.

       Süleymancılar camisinde, bir Süleymancı hoca Şağban ayında- vazediyor: kim Şağban ayında bir Gün oruç tutarsa, Allah ona 60 Peygamber sevabı- verecek. Neden 60? bir Peygamber sevabı da yeterdi. Kendini saygın hocalardan sayan bir kişi, sağ köşesinde küçük bir - t - harfi bulunan bir televizyonda konuşma yapıyor. Kendisi yeni bir Kur-an tefsiri yazmış.

       Söylemci soruyor ona: hoca efendi! Günümüzde çokça meal ve tefsirler yazıldı ve yazılıyor, senin tefsirine ne gerek vardı? Hoca efendi: doğrudur, ancak ben devrim yaptım, İslam-da devrim yapmak = Yaratıcı yüce Allah’ı devirmek demektir.

       Söylemci soruyor: Şimdi ne olacak? Hoca efendi: birkaç Ayet okuyarak- Allah istediğini yapıyor, bu zalimliktir, ben devrim yaparak bunu değiştirdim =Allah’ı devirdim, bundan böyle Allah’ın değil - bizim dediğimiz olacak.

        O yayını sadece ben seyretmedim, açın ve bakın.

Bu cümleyi ne Stalin deye bildi nede Hitler. İnsanlık tarihinde böyle bircümle söylendi mi? Bilmem. Bunu da Osmanlı topraklarında hem de koca Fatih paşanın başucunda. Yerler gökler yerinden sallanıyor- Türk İslam camiası, terfi ve makam uğruna – sustu. Hoca efendiler daha neler söylemezler ki.

        Bu hoca efendilerin söyledikleri, yüzde/yüz Kur-an’a karşı. Bilebile Yaratıcı yüce Allah’ın inadına konuştular. Dünyada bu sözleri, ister Müslüman ister dinsiz olsun- hiç kimse söyleyemez, çünkü “hayatın Ruh’u ile alay ediliyor”.

        Bu hocalar Kur-an’a bağlı olarak konuşmuş olamazlar, dolayısıyla Yaratıcı yüce Allah’a bağlı olamazlar, olsalar, Yaratıcı yüce Allah’a karşı bu-den konuşamazlardı. Herkes bağlı olduğu İş-vereninin beklentilerine göre çalışır, tüm dünyada –böyledir.

        Dolayısıyla bu hocalar kimine – bağlı– iseler, onların beklentilerine göre çalışır. Bu hocaları, Kur-an bağlamıyor. Devlet memurları da, devletin beklentilerine göre çalışır, Kur-an’a göre çalışmaz. Tüm meslek dallarında böyledir.

         Dolayısıyla tüm İslam aydınları, bağlı oldukları mezhep- tarikat, teşkilat, cemaat, kurum ve kuruluşların beklentilerine göre çalışır, onları ne Kur-an nede Yaratıcı yüce Allah –bağlar.

 

        Bağlı oldukları kurum ve hizipçilerin kimileri Yaratıcı yüce Allah’ın yönetim koltuğuna oturan beşeri sistemlere bağlı olarak iktidar olmalarını veya iktidarda kalmalarını sağlamak için çalışır, kimileri de Yaratıcı yüce Allah’ın yönetim koltuğuna oturmak için çalışır çapalar.

        İslam dininde en az 10 mezhep geliştirilmiş, hiçbir mezhep Yaratıcı yüce Allah’a bağlı değildir, herkes koltuk peşinde.

 

Konuyu biraz daha açalım:

        Bugün diyanet kurumunun ortalama yüz-bin çalışan hocası var, bu kadro, dünyanın büyük ordularından birini oluşturur, hepside yüksek eğitimli.

        Bu yüksek eğitimli İslam aydınlarının oluşturduğu kocaman kadronun çalıştığı memleket, Dünya kerhanesine dönüştürüldü. Türkiye’de isyanın bin-birçeşidi geliştirildi ve yaşanıyor. Verasetine (genlerine) saldırılmamış hiçbir Canlı-varlık bırakılmamış vs. Bu durumda diyanet kurumu, Kur-an’a- dolayısıyla Yaratıcı yüce Allah’a bağlı olamaz.

       Eğer diyanet kurumu, Yaratıcı yüce Allah’a bağlı olsaydı, O zaman Türkiye Cennet bahçesine dönerdi, çünkü yaratıcımız yüce Allah, Cennet-varı insan yetiştirir.

       Böylece tüm İslam dünyasında ki mezhepler, tarikatlar, cemaatler, teşkilat, kurum ve kuruluşlar, aynen diyanet örneğindedirler. Hiç kimseYaratıcı yüce Allah’a bağlı değildir, bundan dolayı da, tüm Dünya kan ağlıyor.

 

      “Yer-gök-evimizin sahibi ve mimarı olan yüce Allah tam bu noktada – şirk ve müşrikliğin – boyutlarını tarif ederek bu hizipçilerin tüm yaptıkları- kendilikli ve koltuk amaçlı olduğunu, bundan dolayı da, tüm yaptıklarının geçersiz olacak olduğunu –bildiriyor”.

 

        Bir İşçi, İş-verenine bağlı olmaz ve onun beklentilerine göre çalışmaz ise, ona ekmek yok. Devlet memuru, devlete bağlı olmaz ve devletin beklentilerine göre çalışmaz ise, onlara da- ekmek yok. Tüm dünyada böyledir.

       Yer-gök-evimizin sahibi olan yaratıcımız yüce Allah’a bağlanmayıp O-nun beklentilerine göre çalışmayana- Cennet yok. Herkes kime bağlı ise veya kimin mahiyetinde çalışıyorsa, ücretini ondan bekler.

        Gerekli olan, insanın- araya başkalarını sokmadan direk yaratıcısı olan yüce Allah’a bağlanmasıdır veya mahiyetinde çalışmasıdır, eğer bir başkalarına bağlanırsa, işte O noktada “ipler kopmuştur” = eğer Yaratıcı yüce Allah ile kurulan bağlar var idi ise, bu noktada kopmuştur, bundan böyle boyu postu neolursa olsun- yapacağı işler, geçersiz sayılacak.

 

      Yaratıcımız yüce Allah’ın işine karışmak konusu, Kur-anda boyutsal ele alınır ve hep bu kimselerin yaptıklarının –geçersiz olacağı bildiriliyor.

 

Sonuç olarak: Yaratıcımız yüce Allah, toplumu tüm olarak istiyor. Bölümve bölümleşmeler = hizipçilik kayıtsız şartsız –yasaktır. Bir kişi: ben senden daha iyiyim –diye-bilir, ancak iki kişi: biz sizden daha iyiyiz diyemez, bu den bölücülük yasaktır. Hiç kimse Veli = çeki-yönlendirici olarak hiç kimseyi kendine çekemez, kendi düşündüklerini hiç kimseye dayatamaz, bir başkasını onun gibi yaşamaya çağıramaz ve zorlayamaz. Eğitim yuvaları kurup kendi adına okutup eğitemez.

       Her şey sadece saltanatın sahibi yaratıcımız yüce Allah adına yapılır. Herkes yaratıcısı adına çalışır ve yaratıcısı adına yaşar.  

 

6/62  اَعُذُباِللهِ مِنْ الشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايوَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

[Kısmı-bildir: elbet benim iliştirmem ve {sırasıyla-yaptıklarım} ve yaşamam ve ölümüm- bilicilerin Yetiştirici olan Allah’a aittir]. Başka hiç kimse adına, hiçbir şey –yapılmaz. İster Başbakan, ister hizipçilerin liderleri, şeyhleri- başkan veya önderleri adına olsun, ister kurdukları parti, mezhep, tarikat, teşkilat, cemaat, kurum ve kuruluşları adına olsun, yapılırsa, daha ilerde sıraladığımız Ayetlerde ve daha nice Ayetlerde olduğu gibi: yaptıkları işler- “geçersiz sayılacak”. Kur-an’ın kesin hükmü budur.

 

Dolayısıyla tüm İslam aydınına sesleniyorum:

     Kılınan tüm namazların geçersiz oluşuna neden olan aptes konusunu, yukarda verdiğim Ayet hükmüne göre –düzeltin. Her ne kadar da apteste yapılan değişiklikleri siz yapmadınız ise de – siz onları besliyor ve gündemde tutuyorsunuz. Dolayısıyla tüm sorumluluk İslam aydınına aittir.

İslam aydınının sorumlu tutulacağını bildiren çok Ayetler var, ben onları vermeden bir örnek vermekle sizi kendi düşünce ve anlayışınızla baş-başabırakıyorum:

 

       Ben Müslümanlara: aldığınız aptes, Kur-an hükmüne göre yanlıştır –deyince, onlar bana diyor ki: yüz-binlerce İslam aydını bilmiyor da- sen mi biliyorsun? Bu örnek, Müslümanları kimin “çeki-yönlendirdiğinin” açık kanıtıdır. Müslüman,Kur-an’ı değil de “hizipçileri ve hocalarını” dinliyor, Kur-an’ı dinleyen yok. Elbette sorumluluk, İslam aydınınındır.

 

        Bu yapılan kasıtlı saldırılardan kurtulmak için seferber ilan edin ve biran önce başta kendinizi ve ardından Müslümanları kurtarın. Basın ve yayın yoluyla tüm Dünya İslam aydınına ve Müslümanlara duyurun. Bundan böyle sadece Kur-an’ın hükmü geçerli olsun.

 

       Hizipçilik yüzünden tüm Dünya kan ağlıyor, işte Kur-an’ın açık seçik kesin hükmü. Bir yandan akıtılan kanlar, çekilen acı ve çileler, diğer yandan kaybolan ibadetler. Acı ve çilelerle Cehennem kazanılıyor. Tüm bunların başında, İslam aydını vardır.

       Bundan böyle İslam aydını- Kur’an’ı konuşturmalı. Hepimiz ve herkes, Kur-an’ı iktidar etmek için çalışıp çabalayalım. Siyasetimiz, Kur-an olsun.

 

Bilinsin ki: en büyük hata, yanlışta ısrardır.

 

Yer-gök-evimizin sahibi yaratıcımız yüce Allah- O-na bağlı ve beklentilerini yerine getirmeye çalışan kimselerin yardımcısı olur <İnşa-Allah>.

 

اَعُذُ باِللهِ مِنْالشَيْطاَنِرَّجيِمْ  - وَآخِرُ دَعْوَاناَ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّالْعَالَمِينَ


 

 

                              Mustafa Beder